Maksadını Aşmak

15 Kasım 2021

Galiba o zamanlar, mevsimler adlarına yaraşır davranırlardı; söz gelişi, kış, kışlığını bilirdi. Soğuksa soğuk, karsa kar… İstanbul’da bile, kar yağmaya kalktı mı yağardı. Tam yere varacakken, yüksek binalardan ürküp, onların tepelerinden vaz geçerek, geldiği yere geri dönmezdi. İnerdi toprağın üstüne, lapa lapa… Günlerce… Yerden kalkması da sürerdi yani. Okullar kar tatili verdi mi, hiç kimse, “iki parmak kar yağdı, o da eridi gitti, bu ne tatili” demezdi. Gerçi o yıllarda yaşayan biz İstanbullular, çok büyük bir şehirde yaşadığımızı bilirdik de, bugünkü büyümeyi, yayılmayı, kalabalığı, ona bağlı oluşan ulaşım zorluklarını hayal bile edemezdik.

Arnavutköy’de oturuyorum, Beylikdüzü’nde oturan akrabalarım, yaz olsun Karamürsel’e geç, o zaman ziyarete gelmemiz daha kolay oluyor, diyorlar. Ya da “epeydir seni göremedik” diyenlere, özellikle benim için gelmeyin, bu taraflarda bir işiniz olursa, uğrayın, bu trafik eziyetini çekmeyin, diyorum. Karşımdakine kibarlık olsun diye değil, bir gerçeğin yarattığı zorunluğu söylüyorum. Onun için şimdiki kar tatillerine hak verdiğimi belirtmeliyim, artık doğru dürüst kar yüzü görmesek bile…

Üniversitede ikinci sınıftaydım. Arada bir İstanbul’un unutulmayan kışları olur ya, o yıl da öyle… Sinüzitimle fena halde dertteyim. Yüzüm, başım çok ağrıyor, burnum tıkalı, nefes alamıyorum. Öte yandan, dersler ilerliyor, benim sinüzitimi bekleyecek değil. Fotokopi kolaylığı, ben mezun olacağıma yakın yaygınlaştı. Not tutmak, hocanın ağzından çıkanı kaçırmamak lazım. Sınavlarda sorulanların yanıtını takır takır, nedenleriyle, niçinleriyle anlatmak zorundasın. Öyle A.B.C.D. şıklarından birini işaretleyeceğin, çoktan seçmeli sınavlar yok. Yazılıyı geçtin, bu kez sözlü sınavda, okumakta olduğun bölümün ne kadar hocası varsa, oturmuşlar, sen zavallı onların karşısında tek başına, ecel terleri dökeceksin. Dersler işlenirken lisedeki gibi, hocalarınız teker teker tahtaya kaldırıyor. Bazen göz göze gelmeyeyim de Buluç Hoca, o davudi sesiyle “Gel bakalım kızım,” demesin diye, önüme bakıyorum. Uzun lâfın kısası, ders kaçırmamak ve sınıfta bulunmak zorundasın. Zaten devam karnelerimiz var, eğer yeterince sınıfta bulunmamışsak, hoca karnemizi imzalamaz ve biz de sınava giriş vizesi alamayız.

Ama gel de bunları sinüzitime anlat. Yazmak için eğildiğimde, yanaklarım, alnım benden önce eğiliyor sanki! Ağzım açık soluyorum. Şimdi nefes açıcı, kolaylaştırıcı tüpler var, o zamanlar henüz yok. Mendilimin içine mentollü, keskin kokulu ilaçtan dolduruyorum sonra da mendili ağzıma, burnuma kapayıp soluya soluya dersi izliyorum.

Bu arada Hocam Ahmet Caferoğlu, Azerî şivesiyle tatlı tatlı ders anlatıyor. Gözü bana iliştiğinde halime bakıyor, anlayışla gülümsüyor. Beni anladığı için nasıl da mutlu oluyorum, ben de ona gülümsüyorum. İçimden, “Baba adam şu hoca, beni anlıyor,” diyorum.

Derken, hastanede, sinüzitimin temizlenmesi için gerekli işlemin yapılacağı gün geldi. Ardından zorunlu olarak bir süre okula gidemedim. “Geçmiş olsunlar” filan arasında, bizim kızlar, bomba haberi verdiler. Bizim kızlar derken, birinci sınıfta kırk bir kişi olarak başlamışken programın ağırlığından, daha ikinci sömestrde, dokuz kişiye inmiştik, biri erkek dokuz kişi… İzmirli olan iki kızı saymazsak, onlar hep birlikteler, geriye kalan altı kız, kardeş gibi olmuşuz. Üzerinden sayılamayacak kadar uzun yıllar geçti; yüreğimizde geçmeyecek acılar bırakarak göçüp gidenler oldu, biz kalanların kardeşliği hiç bitmedi, bitmeyecek.

Kızlar, kıs kıs gülerek, “Haberi Caferoğlu’ndan aldık ve sana çok kırıldık,” dediler, sonra da sitem ettiler: “Biz senin kardeşin değil miyiz, haberi neden hocadan alıyoruz?” Sonra, onun Azeri ağzıyla devam ettiler, “veziyetteymişsin” Önce anlayamadım. “Anlasana,” dediler, “veziyettesin!” O zaman kafama dank etti. Ben nefes almaya uğraşırken, evli olduğumu bilen hoca, mendilimi ağzıma, burnuma dayadığımda, hamile olduğum için midemin bulandığını düşünüyormuş. O anlayışlı gülümsemelerin nedeni de buymuş! Bu kadar zaman geçti, Azerbaycan’da hamilelere böyle denip denmediğini bilmiyorum ama bu sözcük bizim aramızda bir tuttu bir tuttu… Kapsamı genişledi, artık vara yoğa kullanır olduk. Karnım mı acıktı,” veziyetteyim”, ödevimi yapamadım mı,” veziyetteyim” sınav kötü mü geçti, “veziyetteyim” Her türlü halimizi anlatırken kullanıyoruz. Kripto bir sözcük oldu bizim için, sevimli de… Kimse de anlamıyor.

Bu arada Şarkiyat’ta okuyan, Türkoloji’den bir sertifika almış, Arap asıllı bir arkadaşımız var, Şarkiyattaki Ali, ortak derslerimizde hep etrafımızda. Yabancılık çekiyor, biraz anaç davrandığımız için, yanımızda kendini daha iyi hissediyor galiba. Bizden bol bol “veziyette” sözcüğünü duyuyor ama o sözü hocanın ne anlamda söylediğinden hiç haberi yok.

Sömestr sonunda, sınav günü üst katta merdiven başındayız. Aşağıdan, merdiven boşluğundan Ali bağırıyor.

“Kızlar veziyetteyim.”

Bizler bütün hınzırlığımızla, bunu hocanın ima ettiği tarzda anlamayı tercih ediyoruz. Sınav stresi filan hak getire! Gülmekten ölüyoruz.

“Duydun mu, Ali de vezitetteymiş!”

“Yok canım, sen de mi? Olmaz, olamaz!” O garibim bizi inandırmaya çalışıyor.

“Vallahi veziyetteyim.” Bu kez numaradan bir ciddiyette aramızda konuşuyoruz.

“Aaa, yalan söyleyecek hali yok, çocuk yemin ediyor işte!”

Ali, sonunda, sınav nedeniyle çok stresli olduğuna bizi inandırdığını düşünüyor ve rahatlıyor. Bugün nerededir, hangi dünyada olursa olsun, ona iyi dileklerimi yolluyorum.

Buraya kadar anlatılanlar, özünde zerre kadar kötülük olmayan, küçük çapta bir yanlış anlama olayıydı.

O günden bugüne ne değişti de, insanlar karşılarındakine en kırıcı sözleri söyleyip, hakaretler edip ya da kabul edilmesi olanaksız öneriler ortaya atıyorlar. Ardından, ya tutarsa beklentisiyle pusuya yatma denemeleri… Sonra da hiçbir şey olmamış gibi, “yanlış anlaşıldım” örtüsünün koruyuculuğuna sığınıyorlar. Bazıları da, “pardon maksadını aşan sözler ettim” kalkanını kullanıyor. “Yanlış anlaşıldım” diyen, ben aslında kötü bir şey söylemedim ama karşımdaki iyi niyetli olmadığı için onu kötüye yordu, demiş olmuyor mu? Bana göre, bal gibi bir tür pekiştirme yöntemi…

Maksadını aşan sözler söyleyen kişi, aslında ben seni üzmek istiyordum ama biraz dozu kaçtı, dermiş gibi geliyor bana. Seçim atmosferine giriyoruz, şimdiden, “yanlış anlaşılan sözler, uygun olmayan öneriler, maksadını aşmalar”  havalarda uçuşmaya başladı bile… Ya sonrasında?  Bunları duymak istemeyen, üzülen, duyduklarıyla incinen, insanlığa, erdemli olmaya güveni sarsılan bizlere yazık değil mi? Olanları görerek, duyarak, toplumda ilişkilerin böyle olduğunu düşünerek büyüyen çocuklara, gençlere yazık değil mi? İlerde onları berbat, hoyrat, kaba saba bir dünyaya itmenin ne anlamı var?

Belki de son günlerde, yazışmalarda, bilinçaltımızdan gelen korunma dürtüsüyle, birbirimize “mutsuz olmayalım, bak dünya ne kadar güzel” temalı, şarkılı türkülü, manzaralı, iletiler, videolar gönderiyoruz. Bıkmadan, usanmadan “Karşılıklı içilen bir fincan kahve ne demektir, hatırı az buz değil, kırk yıl sürer, bunu biliyor musun sen,”  diyoruz. Olabileceklerden korkup bir tür farkındalık yaratmaya çalışıyoruz, herhalde.

Aklımdan, eskilerin, ozanların, düşünürlerin insanı sevmekle, incitmemekle ilgili birbirinden değerli sözleri geçiyor. Yazımı onlardan biriyle kapatacakken vaz geçiyorum; çünkü önemli olanın, herkesin kendi özdeyişini, kendi içinde hissetmesi, özümsemesi olduğunu düşünüyorum.

Ayla Özberk

 

Yukarı