Midye Tavası

31 Temmuz 2023

Hazirana hiç yakışmayan günlerden sonra, bugün hava güzel. Biraz bahçede oturmak ve kış için, kemiklerim için güneş depolamak istiyorum. Hatta, “güneş konservesi sen de”, diye kendimle eğleniyorum.

Sandalyeme konum seçiyorum; hem güneş alacak, hem başım gölgede kalacak bir yer arıyorum. Karşı binadan komşum el sallıyor, “Nasılsınız?” diyor. “Ya siz?” diyorum. Ellerini iki yana açıp çaresiz bir yüz ifadesiyle, “Nasıl olabilirim ki!” diye yanıtlıyor. Başımla onaylıyorum. Bugünlerde kimi görsem bedbin, kiminle konuşsam bezgin. Olumsuzluklara inat, yakınlardan bir yerden, neşeli bir patlıcan kızartması kokusu geliyor. Yaz geldi, kapılar pencereler açıldı, koku, modern mutfakların olmazsa olmazı aspiratörlerin yasaklamalarına hiç aldırmadan dışarıya kaçıvermiş… Eskiden yaz günlerinde evlerden dışarıya taşan buram buram balık kızartması kokularını hatırlıyorum.  Sanıyorum midye tavası o zamanlarda da evlerde pek sık yapılan kızartmalardan değildi. Evin hanımı için midye pişirmek, ardından evi, köşe bucak temizlemek demekti!

Yanılmıyorsam, 12-13 yıl önce “Midye Tavası” adlı bir öykü yazmıştım; yazıldığı günleri değil, ondan belki de bir asır öncesini anlatıyordu. Düşündüm, acaba kısaltarak aktarsam, anlattıklarım, bu  neşesiz havaya biraz masal olur muydu?

Öykünün kişilerinden olan Teşrifat Nazırı Saffet Paşa, heybeti, haşmeti, tikleri, başına gelen olay ve de yalısıyla birebir gerçekti. Diğer kahramanlar, Hasan Bey ve karısına gelince, onlar benim hayal dünyamdan öyküye katılmışlardı. Yalnız, farklı bir durum vardı: Kaybettiğim ve çok sevdiğim, çok özlediğim, çok yakınım olan iki kişinin karakter ve davranışlarını, onlarda yaşatmak istemiştim, böyle yapmak, yazarken beni üzse bile.

Öykü şöyle başlıyordu:

Artık o eski ahşap teknelerin yerini, yine eskisi gibi yandan çarklı ama tarz-ı nevin sac tekneler alıyordu. Bindikleri de öyleydi. Vapurların kıç tarafları, birbirinden tenteyle ayrılmış iki bölümden oluşuyordu. Birinci mevki erkekler bölümü ve ikinci mevki kadınlar bölümü! Rüzgâr, üşütmeden esiyor, aradaki yelken bezinin bir yanı, rüzgârın etkisiyle havalanıp duruyordu.

Teşrifat Nazırı Saffet Paşa ve konuğu İngiliz Elçiliği Ataşelerinden Sir Heartman, erkekler bölümünde tüm ciddiyetleriyle oturuyorlardı. Daha doğrusu Saffet Paşa öyle görünüyordu. Konuğu, gördükleri karşısında heyecanına yeniliyordu. İstanbul’a iki ay önce gelmiş ve ancak Pera ile çevresini görmüştü. Resepsiyonlarda tanıştığı Paşa onu yalıya davet etmişti. Boğaz’ın ününü, güzelliğini Londra’dayken duymuş olsa bile, duymak başka, yaşamak, görmek başkaydı. Dantel gibi kıyılar, onları şatafata kaçmayan bir sadelikle süsleyen yalılar, korular, köşkler… Sir Heartman’ın başı dönmüştü. Sağından, solundan geçen Osmanlı’nın o süzülmüş zevkinin, görkeminin sembolü son piyadeler ya da denizin üstünde kayan corci futalar…

Vapur Bebek’e gelene kadar ünlü İngiliz soğukkanlılığını yalanlarcasına, kimbilir kaç kez, “Oh my God!”, “Oh my Lord!” demişti, hiç farkında değildi. Çünkü o yalnızca bir diplomat değil, bir ressamdı. Daha önce görevli gittiği ülkelerde olduğu gibi, burada yaptığı resimleri de ülkesine döndüğünde Contemporay Art galerisinde sergilemeyi düşünüyordu; belki de resimlerinin çoğunun teması İstanbul olurdu… Çok şaşırmıştı, böyle bir şehirde yaşayan herkesin ressam olmayışına! Paristeki gibi her köşede, şövalesini kurmuş, tuvalini üstüne yerleştirmiş, resim yapan birilerini görmek ona daha doğal gelirdi.

Kandilli’ye yaklaşmışlar, rüzgâr da hızını arttırmıştı. Aradaki yelken bezi havalandıkça, Saffet Paşa’nın tam karşısına isabet eden genç kadın her dakika, biraz daha çileden çıkıyordu. Yoo dayanamayacaktı artık! Karşısındaki yaşlı adam hiç durmadan kaş göz edip duruyordu… Erkekler bölümü filan dinlemeden şemsiyeyi kaptığı gibi daldı. Doğru Paşa’nın üstüne… Etrafındakiler kadını zor tuttular. Sir Heartman, “Oo please please!” diye engellemeye çalışıyordu. Ne mümkün! Kadın, “Babam yaşında, ırz düşkünü adam!” diye bağırıyordu, “Hiç durmadan, tente açıldığında kaş göz ediyor!” Buna ancak gülünürdü de, kimsede gülecek cesaret yoktu. Paşa’ya büyük saygısızlık olurdu.  Görev, kalem-i mahsus müdürüne düştü, bu akşam yalıya o da davetliydi.

“Hemşiranım!” diye kadını bir kenara çekip Paşa’nın tikleri olduğunu, o nedenle kaşlarını gözlerini oynattığını uygun bir dille anlattı. Kadın bitti, binlerce kez özür diledi, ne yapacağını şaşırdı, öpmek için Paşa’nın ellerine sarıldı. Yalıya geldiklerinde, Saffet Paşa olayı karısına ve kızına anlattı, sözlerini aynen şöyle tamamladı:

“Her malulün illetleri tesiriyle, bir suretle müteezzi olmaları emr-i tabiidir. Bizim illetin tesiri de bu tarzda tecelli etti ve hafifçe atlatıldı.” Karısı ve de olaya şahit olan, kulaktan kulağa duyan Kanlıca halkı, bu açıklamaya ne tepki verdi, bilemeyiz tabii…

Yalının aşçısı alafranga yemekleri de alaturka yemekler kadar iyi bilmek zorundaydı., çünkü  evde konuk hiç eksik olmadığı gibi, çocukların mürebbiyeleri, öğretmenleri derken zaten ev halkının da bir kısmı yabancıydı.

Aşçı, İngilizler kuzu etini yemeklerde çok kullandıkları için , baş yemek olarak fırında mantarlı kuzu kızartması ve değişik sebzelerden bir garnitür hazırlamıştı. Kandilli sırtlarında o yıllarda Türklerin pek tanımadığı brokoli, brüksel lahanası, kuşkonmaz gibi sebzeleri eken bostanlar vardı. Her gün yalıya o bostanlardan taze sebzeler gelirdi. Mayıs sonlarında kavanoza bastığı asma yapraklarından bir zeytinyağlı sarma ve hafif bir yaz tatlısı olsun, diye iki türlü elmasiye yapacaktı, vişneli ve çilekli… Hanımefendi, havalar sıcak gidiyor, diye listeyi hafif tutmasını istemişti.

Hasan Bey de aynı vapurdaydı, olanları görmüştü. Bir süre İskele Meydanı’nda oyalandı. Çubuklu yönünde Necip Paşa bağından gelen ıhlamur kokuları ta buralardan duyuluyordu. Fazla oyalanmak istemedi, onu nasıl bir sofranın beklediğini biliyordu. Hasan Bey Defterdarlık’ta çalışır, giyimine son derece özen gösterirdi. Ama onu bir de akşamüzerleri veya tatil günleri görmeliydiniz; o zaman “Balıkçı Hasan Reis”olurdu. Dünden pabuç izmaritler tutmuştu, neredeyse üç tanesi bir okka, eve getirmeden tulum da çıkartmıştı, yanına da şöyle iki tavalık kadar iri midye…    Karısı mesajı almıştı. Midyeleri bugün kızartabilmek için hemen açmış, yıkayıp ayıklamış, eğik duran gürgen tahtanın üstüne dizmişti, ille de gürgen tahta! Balıkları da midyeyi de bahçede kızartıp ardından bir su dökünecek, kocası gelmeden sofrayı hazır edecekti.

Midyeleri tek tek kuruladı, unladı, unlu bulamaca bulayıp susam yağında kızarttı. Başka yağda olmazdı, Hasan yemezdi. Midye kızardığında, bir hamur yığını halini almamalı, büzüşüp kabuklu halinden de küçük olmamalıydı.

İçkiyi ve suyu sepetle, kavunu da kovayla kuyuya sarkıtmıştı. Tepedeki mandranın peyniri, kokusu evi tutan Çengelköy hıyarları da sofrada yerlerini almışlardı. Çekinerek masaya koyduğu barbunya fasulyesi kusursuz değil mükemmeldi. Kimse Hasan’a yer sofrasında yemek yediremezdi, bembeyaz kolalı keten örtü serili masanın üstünde birbirinden nefis yiyecekler sıralanmıştı.

Adam karısının olmadığı bir dünyada yaşamayı düşünmek bile istemez, onu deli gibi sever, zaman zaman ya onun kaybedersem korkularına kapılır, bu kez de hırçınlaşırdı. Ablaları onu iyi tanırlar, gelinlerine, senden başka hiç kimse bu Hasan’ı çekmez, derlerdi. Yeğenler, kuzenler de bu yengeye taparlardı.

Kadın, suyu içkiyi son dakikada çıkaracaktı kuyudan. İçkiyi boşaltacağı karafakiyi ve kocasının kadehini de tabağının yanına koymuştu. Sağa sola seyirtirken alelacele dökündüğü su, siyah, uzun, dalgalı saçlarının ucundan damlıyordu. Hasan karısını süslemeye bayılırdı, geçenlerde Romen denizcilerden işlemeli bir blüz almıştı. Kadın onu giymiş, bağcıklarını bağlamamıştı. Böylece gerdanının ve göğüslerinin güzelliği daha davet edici olmuştu!

“Her şey tamam” diye içinden geçirirken kocası anahtarla kapıyı açtı, önce ona gülen gözlerle bakan karısını, ardından o özenle hazırlanmış sofrayı gördü. Görmesiyle, bu güzellikleri kaybetme korkusu içini sardı, panikledi, kadına belli etmemeye çalıştı. Vapurda şahit olduğu olayı biraz daha komikleştirerek anlattı. İçinden, Paşa’nın yalısıyla kendi evini karşılaştırarak ne kadar şanslı olduğunu düşünüyor, korkularını gizlemeye çalışıyordu. Karısına seslendi:

“Niçin kendine bir kadeh koymadın, beni yalnız mı bırakacaksın?”

Mahçup bir gülümsemeyle kadın, kendi tabağının yanına da bir kadeh koydu.

Bir süre sonra Hasan cümbüşünü eline aldı, çalışı da kişiliğine benzerdi. Kadın hafif bir sesle ona eşlik ediyordu. Adam söylerken karısının gözlerinin içine bakıyordu:

“Siyah ebrulerin duruben çatma,

Gamzen oklarını aşıka atma,

Sana gönül verdim, beni ağlatma,

Benim gözüm nuru, gönlüm süruru.”

Ihlamurlar ne yapıyorlardı bu gece, insanı deli etmek mi istiyorlardı? Bu ne kokuydu? Sadece onlar mı, bahçedeki akşam sefaları, yediverenler, hanımelleri… Bu kadarı da olamazdı doğrusu! Ay testekerlekken, bülbüller hiç susmazken, karısı böylesine güzelken…

      Ayla Özberk

Yukarı