Puslu Manzalar (Topio Stin Omichli /Landscape in the Mist)

27 Haziran 2022

 

Künye
Yapım Yılı/Ülkesi– 1988, Yunanistan
Yönetmen– Theo Angelopoulos
Senaryo– Theo Angelopoulos, Tonino Guerra, Thanassis Valtinos
Müzik– Eleni Karaindrou
Oyuncular– Michalis Zeke, Tania Palaiologou , Stratos Tzortzoglou, Eva Kotamanidou
ImDb Notu– 8.0

Ödülleri: Berlin Film Festivali 1989 birincisi, Cahiers du Cinema 1988 en iyi film ödülü, Chicago Film Festivali 1988 en iyi yönetmen ödülü,  Avrupa Film Ödülleri 1989 en iyi film ödülü,  Venedik Film Festivali 1988 sekiz ödül.

Dedikodu (Trivia):
Film süresince genç kız Tania’nın ilk kez sette regl olması ve Orestes’i oynayan aktör Stratos’a âşık olması, ayrıca beş buçuk yaşındaki Michalis’in atın öldüğü sahnede ağlayamaması ve kendini yönetmene azarlatarak bu sahneyi becerebilmesi filmin ilginç yanları.

Konu
Daha önce hiç görmedikleri babalarını aramak üzere yollara düşen iki kardeşin öyküsü ama Angelopoulos’un ifadesiyle aynı zamanda “hayata atılmanın maceralı yolculuğu” anlatılmaktadır.

Yorum
Angelopoulos’un simgesel/metaforik anlamlar içeren en iyi filmlerinden. Beş yaşında bir erkek çocuğu ile on iki yaşında ergenlik arifesindeki ablasının sırt çantaları ile trene binip babalarını aramalarının masalsı bir atmosferdeki öyküsü.  Müziğindeki ve görüntülerdeki hüzün, bu kadar duygusal bir filmin bu kadar gerçekçi anlatılışı filmin önemini arttırıyor. Film çekimleri boyunca Angelopoulos’un bir yönetmen olarak çocuklarla kurduğu bağın filmin başarısındaki önemi çok büyük. Özellikle kıza tecavüz sahnesinde oyuncusunu dinleyip senaryoyu değiştirerek onun sessiz kalmasını kabul etmesi de enteresan bir yaklaşım. Film boyunca çocukların sessiz kalmayı başarmaları ise yönetmeni bile hayrete düşürmüş.

Film “Karanlık, ışık karanlıktan, dünya denizlerden ayrıldı. Bu hikâye asla bitmeyecek” cümleleri ile başlar.

Bir tren garına doğru toplu sosyal konutlardan beş yaşında bir erkek çocuğu ile 13 yaşlarında sırt çantalı ablasının koşturmaları ile başlar. Arka planda şehrin koşturmacası ve kalabalıklar görünür. Küçük erkek çocuk Alexandros (Michalis Zeke)  cesurca ve kararlıkla ilerlemektedir. Kanat çırpan bir adama selam verir, telaşla “geç kaldık” der. Tren garında kalabalıklar arasında trenlerini bulup binerler. Alexandros ablasına sımsıkı sarılır ve “başardık” der. Bir yanda babaya kavuşmak için olan coşku diğer yanda yaşadıkları yerlerden, anneden ayrılış;  iki zıt yoğun duyguyu biraz sessizlik, biraz da hüzünle karşılarlar. Babalarına yazdıkları mektuptaki “Sevgili Babacığımız seni aramaya geliyoruz, seni hiç tanıyamadık, nasıl göründüğünü bilmiyoruz. Alexandros seni rüyasında görüyor, sanki bazen ayak seslerini duyuyoruz. Annemizi seviyoruz, bize cevap…” sözleri tren düdüğü ile sonlanır.

“Oinoh” istasyonunda trene bir adam biner, iki çocuk trenden indirilir, tren gider. Garda görevli onları bir odaya oturtur, sonrasında sorular sorar ama çocuklar çok konuşmaz,  Alexandros “dayımıza gidiyoruz” der. Polis gelir ve çocukları siloların olduğu bir bina götürür, dayılarını görürler. Dayıları babalarının bilinmediğini çocuklara anlatır. Çocuklar gayri meşru olduklarını kabullenmezler ve babalarının Almanya’da olduğunu bildiklerinde ısrar ederler. Hayal kırıklığı ve gerçekle yüzleşememe sahnelerinde duygularını dışarıdaki kar yağışı simgeler.  Görevliler kar yağdığı için heyecanlanırlar. İki kardeş de dışarı çıkar ve karın yağışını seyredeler. Biz ise karşımızdaki gerçeklerle üşürüz. Kardeşler hüzünlü bir grup yaşlı insanla tekrar trene binerler, birbirlerine sarılıp sessizce otururlar. Alexandros mektubuna “Rüyada savrulan yaprak gibiyiz, geceleri korkuyoruz ama devam ediyoruz” cümlesini ekler. Güvenleri sarsılmıştır ama gerçeği yadsıyarak, çabalarını güçlendirerek babalarına kavuşma inancını da kuvvetlendirmektedirler. Biletçinin yaklaşması ile tekrar yolculuklarına ara verirler, ebeveyn güvencesi içinde olamamak ama onu arayış içinde olmak korunmasız iki çocuğun babayı bulma ve tanıma arzularını tatmin edebilmeleri için uğraşları inanılmaz duygular yansıtmaktadır.

Karda yürüyen iki çocuk birden çaresizliklerini dağıtan müzik sesleri duyarlar, akordeon eşliğinde  “S’agapo” şarkısını söyleyen bir grup insanı görürler, filmin temposu yükselir. Ağlayarak kaçan gelin, ona sarılan asker ve onları seyreden sarmaş dolaş iki kardeş ile biz yeniden kendimizi duygu karmaşası içinde buluruz. Sanki seher vaktidir ve meydandan geçen bir traktör can çekişen atı oraya bırakır, bacağı kırık, ölüme yakın atı… Alexandros ağlar, ablası atı okşar gibi dokunur ve beklerler. O esnada dağılan düğünden herkes dans ederek ayrılmaktadır. Alexandros hıçkırıklara boğulur ve onlara teğet geçen, eğlenerek uzaklaşan yetişkinler… Bence filmin en önemli sahnelerinden biridir bu. Bu kadar zıt duygularla baş etmek ve çocuğun hıçkırıklarla ağlaması, yaşam ve ölüm arasındaki incecik çizgiyi duyumsatır. Film çekimleri sırasında çocuk ağlamakta zorlanmış, yönetmenden kendisini azarlamasını istemiş, ancak o zaman bu sahneyi gerçekleştirebilmiştir. Beş buçuk yaşında bir çocuğun böyle bir rolde yönetmene fikir vermesi de, yönetmenin küçük oyuncusunu dinlemesi de filmin olağan dışı olmasına katkıda bulunmuştur.

Gündüz vakti, iki tarafı dağlık asfalt yolda yürüyen kardeşler lastiği tamir edilen eski bir yolcu otobüsü görürler, şoför ıssız yolda ne yaptıklarını sorsa da cevap alamaz, kasabanın çok uzakta olduğunu belirtir ve onları yolculuklarına devam edebilmeleri için otobüse davet eder. Çocukların sessizliği ve babalarını bulmaya dair umutla umutsuzluk arasında gidip gelen duyguları Karandirou’nun eşsiz müziği ile ifade bulur. Otobüse umutla binerler, yakışıklı şoför onlarla sohbet etmek ister. Otobüsün içinde sahne kostümleri vardır. Nihayet Alexandros ne iş yaptığını sorar. Şoför “Güldürüyorum” diye cevaplar. Perde kalkar, akordeon giriş müziği çalar “ve ben girerim”. Gün ağarmıştır, seher yıldızı gün ışıklarıyla kaybolur. Umut ve umutsuzluk, çare ve çaresizlik ikilemli duyguları baskındır. Kasabaya gelirler, Voula (Tania Palaiologou ) uyuyordur, şoför delikanlı arkadan motosikletini indirir. Karşıdan kumpanya grup halinde gelmektedir. Rüzgârın uğultusu ve kasabanın ıssızlığı yalnızlık duygularını güçlendirse de kalabalıklaşmaları ile bu duygu azalır. Angelopoulos filmlerinde çok sık rastladığımız bu zıt duygular bizi filmin içine çeker.

Kumpanya tiyatrolarını oynayacak yer bulamazsa tiyatronun kurucusu ve şoförün dedesi ölecektir. Zamanın değişimi ve tiyatroların eskisi kadar önemsenmemesi onları çaresizliğe sürüklemektedir. Şoför delikanlı Orestes (Stratos Tzortzoglou) çözüm aramak için çabalamaktadır. Alexandros arya söyleyen kadına doğru yönelir, meydanda çanlar çalar, şemsiyeli bir kadın geçer. Çocuk kepenkleri yarı açık dükkânın önündedir ve bir lokantaya girer. Sandviç ister, parası olmadığı için yemek karşılığı tabakları yıkamasını ister lokantacı. O sırada kemancı içeri girer ve hüzünlü bir müzik çalar, çocuk oturur ve dinler. Lokantacı kızar, çocuk alkışlar, kemancı eğilip selam verir. Çocuk etrafı toplar. Meydandan silahlı askerler geçer, saat kulesi önünde borazan çalar ve bayrak töreni yapılır. Çocuk ablasına seslenir, ona kazandığı sandviçi verir. Ablasına karşı şefkatli bir çocuktur. Şoför delikanlı ve kardeşler neşelenir, koşarlar. Orestes kıza uzun uzun bakar ve “Komik çocuklarsınız. Zamanla ilginiz yok gibi, ama bir yandan da aceleniz varmış gibisiniz. Bir yere gitmiyorsunuz ama bir yere gidiyormuşsunuz gibi… Hiçliğe sürüklenen salyangozlar gibi” der.  Bence filmin en önemli cümlesidir,  filmdeki dualiteyi çok yerinde ifade etmektedir.  Orestes askere gidecektir, çöplüğe giderek konuyu değiştirmesi ve sonrasında çöplerin arasından eski bir film parçası bulması ve “sislerin ardındaki ağaçlar” yorumu burada yine çocukların belirsizliklerine gönderme yapmaktadır. Alexandros filmi ister, Orestes filmin boş olduğunu, şaka yaptığını söyler ve filmi ona verir. Çocuklar otobüste uyurlar ve uyandıklarında deniz kıyısındadırlar. Orestes kumların üzerinde oturmaktadır. Tiyatrodan bir oyuncu tıraş olmaktadır. Herkes toplanır, akordeonla Sypridion tiyatrosu tanıtılır. Tam o sırada başka bir dans grubu onların salondaki yerini alır, oyuncular hayal kırıklığı yaşarlar. Orestes kürklü, oyuncu bir kadını motosikletiyle şehre götürür, başka bir salon aramaya koyulurlar. Kalanlar ise deniz kıyısında yürürler. Kahvaltı masası ve tahta eski sandalye arasından denize doğru yürürler. İki kardeş sandalyede otururken “rüyamda gördüm onu” der Voula. Sonra puslu ve yağmurlu havada kardeşler babalarını aramak için tekrar yollara düşerler. Alexandros artık yürüyemeyeceğini belirtir. Otostop yapmak için yolda dururlar. Bir kamyoncu onları görünce durur ve yeniden yolculuk başlar. Daha sonra bir lokantaya girerler, şoför üç kişilik yemek ısmarlar. Voula ile diyalog kurmaya çalışır, nereye gittiklerini sorar. Bu arada garson kızla flört etmeye çalışır. Arka masadaki adam “şu oyuncu kadını istiyorum” der. Yeniden yük dolu kırmızı kamyona binerler. Deniz kıyısından mehtaplı gecede yolculuk devam eder. Şoför yolda durur, kamyonun arkasına geçer, çocuklar önde arabanın içindedir. Adam arkada içki içer ve gelip Voula’ya saldırır, onu kamyonun arkasına sürükleyip tecavüz kalkar. Sesi çıkmayan çocuk-kız tecavüze uğrar. Küçük kardeş ablasına bağırır, sesi uzaktan gelir. Adam arabanın arkasından çıkar, Tania’nın çorapları indirilmiş, kamyonun arkasındadır, kanaması vardır, uzun uzun kanlı elini seyreder ve parmaklarını kamyonun yan çeperine sürer, akan kan tecavüzü belgelemektedir. Film çekimleri sırasında Voula rolünü oynayan Tania Palaiologou bu sahneyi ve özellikle tecavüz sırasındaki bağırma sahnesini oynamayı reddetmiş, onun yerine sessiz kalarak ve kanlı elini seyrederek bu şiddeti bir şekilde protesto etmiştir.

Fırtına başlar ve iki kardeş yürüyerek yola koyulurlar. Küçük kardeşin isteği üzerine ablası yeniden babasına mektup yazar. Kız ateşli hastadır. Almanya’ya çok yol olduğunu düşünür ve yolculuktan vazgeçmek ister. Kardeşine  “Annemi özlüyor musun?” diye sorar, çocuk başını sallar. Kız ise “Her birimiz aynı karanlığa/ışığa bakıyoruz” der. Burada kardeşlerin ikilemli duyguları öne çıkar. Bize tren istasyonu, yolculuk, gitmek ve zamanla ilgili imgeleri duyumsatır. Tren durur, polisler gelir, çocuklar yine kaçar, fabrikalar, silolar, trenler ve hep koşup kalan iki kardeş. Dış dünyadan tedirgin ve endişelidirler. Çarklı beton makinası oldukça büyüktür, çocuklar onun mekanik anons sesinden de korkarlar. O sırada tanıdıkları motosikleti görürler. Alex, Orestes’i görünce “Biliyordum” der. Adeta Orestes onların aradıkları babaları gibi olmuştur. Üçü motosikletle denize doğru uzaklaşırlar. Orestes “Size daha önce komik çocuklar olduğunuzu söylemiştim” der. Çocuklardan ayrılma sahnesi yaklaşmaktadır, Orestes kıza “Korkuyor musun?” der. Voula ise “Hayır, bitmesini istemiyorum, sahil, kumsal, keşke yaz olsa, yüzerdik” der. Masanın etrafında otururlarken müzik çalar, kızla Orestes sahilde dans ederler. Kız ürkektir, hafif uzaklaşır ve kaçar. Orestes, Alex’e “Bugün mükemmel bir şey keşfetti, onu rahat bırakalım” der. Voula’nın yani Tania’nın, Orestes’e yani Straros’a gerçekten âşık olması Angelopoulos’un bu sahnesi için oldukça önemlidir. Kız deniz kıyısında oyalanır, Alex “Artık yolculuğumuz bitti” der. Ablası o anın bitmesini istemez, “şimdi değil” der, “akşama”. “Akşama kadar ayrılmamıza gerek yok”. Alex sevinir ve heyecanlandığını söyler. Selanik’te kalenin yakınında otobüs park etmiştir, kumpanyadakiler tüm kıyafetlerini asmışlardır. Uzaktan akordeonun sesi gelir. Voula, Orestes’e “Kostümleri satıyor musunuz?” diye sorar, Orestes “Büyükbaba çok kötü, sahneye çıkmak istemiyor” diye yanıtlar ve “cenaze törenlerini sevmiyorum” diye ekler. Kumpanya dağılıyordur, cenaze büyükbabanın mıdır, yoksa kumpanyanın mıdır? Oretses, çocuklarla birlikte motosikletiyle uzaklaşır. Sanki artık üçü birlikte hareket ediyorlardır, aralarında sessiz bir anlaşma yapılmıştır.

İki kardeş otel odasında uyurken trenin düdüğü çalar, tren uzaklaşmaktadır.  Zayıf ve çelimsiz haldeki Voula yataktan kalkmaya çalışır. Saçları kadınsı bir şekildedir, odadan çıkıp Orestes’in odasına gider. Burada müzik bize kızın duygularını ve düşüncelerini çok etkileyici biçimde yansıtır. Ama Orestes odada değildir, dışarıda oturmaktadır. Birden denizin içinden devasa bir el heykeli yükselir, helikopter gelir ve o eli alır, havaya kaldırır. O sırada iki kardeş otelden çıkıp o eli seyrederler. El yukarı kaldırılır, başparmağı kopuk bir kadın elidir. Gökyüzünde gerçeküstücü ressam Magritte’in tablolarını anımsatan bir sahne oluşur ve el yükselerek Beyaz Kale’ye doğru uzaklaşır. Bu sahne kızın yaşadıkları düşünülürse kastrasyonu çağrıştırır. Orestes, Alex’in sırtını okşayarak söylediği “Bağırsam melekler ordusu dışında kim duyar?” cümlesiyle yalnızlığını ve dedesinin ardından kimsesiz kalışını dışa vurur.

Yeni yapılmış binaların önündeki küçük meydanda buluşan motosikletlileri izleriz. Orestes motosikletini siyahlar giymiş bir delikanlıya satar. Burada eşcinsellik iması vardır, bir erkekle motosikleti arasında erotik bir çekim söz konusudur, paranın yerine motosiklet geçmiştir. Orestes “dancing”de çocukları merdivenlerde bırakır ve motorsikletini sattığı delikanlı ile barda yakınlaşır. İki kardeş onu merak ederler, Voula aidiyet hissediyordur, Orestes’i aramaya koyulur, onu diğer delikanlı ile görünce adeta kaçar ve iki kardeş tekrar yollara düşerler. Orestes ise onların peşinden yetişerek kıza “Çantanı unuttun, treni kaçıracaksın. Bu şekilde ayrılmak istemezdim” diyerek kıza sarılır. Voula hıçkırarak ağlar. “Küçük İyone, ilk seferde olması gereken bu. Kalbin hızla çarpar, çatlayacak sanırsın, ölmek istersin” der. Alex el sallar, Orestes de caddede yapayalnız olarak karşılık verir. Voula ise ayrılık acısını sindirmelidir, bu nedenle amaçlarına ulaşma mücadelesi ile puslu havada kardeşlerin azimli yürüyüşleri devam eder. Gece biter, sis dağılır ve uzakta kök salmış bir ağacı görürler, ona doğru koşarlar, babalarını ve aileyi simgeleyen, sağlam kökleri olan ağaca sımsıkı sarılırlar. Filmin bu son sahnesi kardeşlerin köklerine sahip çıkmalarını simgeler.

Angelopoulos filmlerindeki çağrışımların ve simgelerin verilişi bizi masalsı görsel bir şölene götürür. Filme eşlik eden Eleni Karaindrou müziği de bu masalsı anlatımın olmazsa olmazıdır. Filmde konuşmaların az olması zamanın yavaş akmasına neden olur, konuşmaksızın ama davranışlarla ve düşüncelerin aksiyona yansımasıyla film son derece etkileyicidir.

Füsun Aygölü

 

 

 

Yukarı