Yanıtsız Sorular

4 Aralık 2023

Hemen evin önünde, denizin tam kenarında bir bank var. Ne zaman yazmaya ya da çizmeye karar versem, heveslenirim. Malzememi toplasam, o banka gidip otursam, her ne yapacaksam, orada yapsam, derim. Sanki denizin tam dibinde oturursam, daha iyi yazar, daha iyi çizermişim duygusuna kapılırım. Ardından bunu yapmaya kalkışırsam, taşımam gerekenleri düşünür ve çabucak vazgeçerim. Pencereden bakıp boynumu bükmekle yetinirim.

Öyle bilgisayarın başına geçip çatır çatır yazanlardan değilim. Bunu yapanlara pek imrenirim, demek ki klavye ile aralarında o sıcak, duygusal bağ kurulmuş, diye düşünürüm. Ben, önce kâğıdı, kalemi eline alıp yazan, bozan, düzeltenlerdenim. Kâgıt dedimse, sayfaları A4 boyutunda, spiralli bir defterim olacak ve onun ancak sağdaki sayfalarına yazacağım, sollar boş kalacak. Sonra sağdaki sayfaya yapmak istediğim düzeltmeler, eklemeler için soldaki boş sayfa kullanılacak. Böyle bir alışkanlık işte! Ardından da bilgisayara aktarma aşaması…  Eskiden öğrencilik zamanlarımda, bizim hem müsvette, hem temiz defterlerimiz vardı. Şimdi hala öyle mi bilmiyorum. Benim için spiralli defter, müsvette defteri, bilgisayar, temiz defterim…

Bu kez yazıya başlarken, defalarca masamın başına gelip ardından kendime bir kahve veya çay yapmak için yeniden mutfağa geçiyorum. Seçtiğim konunun beni ne kadar üzdüğünü düşündükçe, kalemi elime almayı geciktirecek bahaneler arıyorum. Kimi aldatıyorsam, kendimi mi? Günlerdir akşam haberlerini “belki” diyerek çok zayıf bir umutla açıp sonuna kadar katlanamadan kapatıyorum. Ben katlanamıyorum da başkaları katlanabiliyor mu’ Hiç sanmıyorum.

Ancak gördüğüm kadarıyla, dünyada yaşayan özel türler var; onların kalpleri, benim adını duymadığım çok sert bir metalden yapılmış olmalı ki, hiçbir duygu, o kalpleri etkilemez, çizmez, acıtmaz, sızlatmaz. Söyleyeceklerim, bilgim olmadığı için, yalnızca bir fikir yürütme, belki de kalpleri hiç olmayabilir, kalpsizdirler ve onun için bu kadar yürek paralayan olaylara sebep olmak, onları hiç rahatsız etmez. Okul çağlarında az çok biyoloji okuduk, insan bedenini okuduk. Yaşamak için her hücremize kan gitmesi gerektiğini okuduk. Öte yandan bir insanda kalp olmazsa, damarlar ve kan da olmayacağına göre, bu özel yaratıklar, “hem kalpsiz”, “hem kansızlar” herhalde… Kuvözde beş dakika sonra ölecek olan prematüre bebeciklerin o zavallı görünümleri onları hiç incitmez. Çaresizlik içinde kucaklarında ölü ya da yaralı çocuklarıyla ne yapacaklarını, nereye gideceklerini bilmeden oradan oraya savrulan, çırpınan annelerin babaların hallerine en “kalpsiz”, en “kansız” bakışlarıyla bakabilirler. Şimdi var, şimdi yok olan insanların sayısı, onlar için yalnızca bir takım rakamlardan ibarettir.

Hele o on yaşlarındaki çocuğun görüntüsü… Zayıf, kupkuru… Annesi babası ölmüş, geriye ne kalmışsa yani bir torba öteberi ve henüz daha bebek olan kardeşiyle, yıkıntı halindeki şehirden, nereye gideceğine bilmeden tek başına uzaklaşıyor. O görüntü silinmemek üzere gözlerime yerleşti, yüreğime oturdu!

İşte onun için bu konuya girmemek, bu konuyu yazmaktan kaçınıyorum ama nasıl girilmez, nasıl görülmez?

Çok bunaldım, nedenini bilmeden pencerenin önüne gittim. O da ne? Abartmıyorum, yüzlerce, binlerce kez bakmış, önünde oturmuş ama rastlamamışımdır, iki kıyı arasında, ortada, balıkçıllardan oluşmuş, aşağı yukarı 25-30 metre çapında bir daire… Mübarekler, sanki Yuvarlak Masa Şövalyeleri! Hiç bu kadar balıkçılı bir arada görmemiştim. Belki de Körfez’in bütün balıkçılları toplanmışlardı.  Onları hep avlanırlarken görürdüm. Bu kez öyle değildi, bir kısmı hiç avlanmadan oldukları yerde batıp çıkıyorlardı, bir kısmı yalnız ayakları suyun içinde, tüm gövdeleriyle suyun üstünde kanat çırpıyorlardı, bir tören gibi… Martılar, bu çemberin etrafında adeta izleyiciler olarak fazla uzaklaşmadan uçuşuyorlardı.

Baktım, komşum açıkta balık tutuyor, olanı biteni yakından görmüştür, diye sahile dönmesini dört gözle bekliyorum. Deniz kuşlarını da balıkları da iyi bilir, ona sormak için sabırsızlanıyorum.

O da şaşkındı, “Ben balık var sandım, yanlarına yaklaştım, yoktu, yalnızca suyun yarım metre altında yelkovan kuşları daireler halinde yüzüyorlardı,” dedi.

Sonunda ikimiz de düşündük, mevsim sonbahar, bu da nedense şimdiye kadar rastlamadığımız bir veda töreni olmalı, diye kendimizce bir açıklama bulduk. Komşum, leyleklerin de göçerlerken, bulundukları yerden daireler çizerek uzaklaştıklarını hatırlattı.

Birden kendime geldim, balıkçıllara dalmış, az önceki karabasandan çıkmıştım. Başımı kaldırdım, eski dostum, tepemdeki koca çam, karşı kıyıdan gelen rüzgârla dallarını sallıyor, beni adeta onaylıyor, yan bahçedeki sardunyalar, adını bilmediğim daha bir sürü çiçek, artık sonbahar geldi filan demeden, açtıkça açmışlar, balkonumdaki minik efobiyamın bir dalında bin çiçek…

Kuşlar, çiçekler, deniz, gökyüzü, yağmur, kar, bulutlar, bin türlü renkte, bin tatta sebzeler, meyveler… Bizim bahçede mandalinalar, karşıda turunçlar, ötede narlar… Saymakla bitmez. Biz insanlara nasıl da cömert davranılmış! O zaman bu hırs niye, daha fazla toprak, daha fazla güç, daha fazla zenginlik için, bu açgözlülük, bu doyumsuzluk, bu bencillik niye?

İyi diyorum, hoş diyorum da, bu sorular, çok eski sorular, insanın yeryüzünde yayılmaya başladığı zamandan kalma sorular, o gün bugündür yanıtları hala verilememiş sorular, daha doğrusu , yanıtları insanda düğümlenmiş sorular…

Ne yazık ki, benim gibi, bizim gibi düşünenlerin, hissedenlerin elinden bir şey gelmiyordu, biz içimiz isyanlarla dolu, gözleri yaşlı, olan biteni yalnızca seyrediyorduk. Rol dağıtında bize o görev verilmişti, “siz susun, oturun, izleyin” denmişti, maalesef hepsi o kadar…

Ayla Özberk

 

 

 

Yukarı