Royal Opera House/İngiltere

5 Temmuz 2025

Görüntülenme Sayısı: 31

Operanın ve opera mekanlarının büyülü dünyasına doğru yeni bir yolculuğun zamanı geldi… Bu kez, benim bu dünyadaki en sevdiğim kentlerden birisine, pek çok özelliğinden ötürü beni sürekli geri çağırıp duran Londra’ya gidiyoruz. Londra, onu sevenlerin çoğu gibi benim için de kültür, sanat, moda, tarih ve sosyal yaşam demek… Dünyaca ünlü müzeleri ve sanat galerileri, tiyatro evreninin merkezi sayılabilecek sahneleri, kentin kalp atışlarını tüm enerjisiyle hissettiğim pazar yerleri, dünyanın dört bir yanından lezzetlerin en hasını sunan restoranları, kaldırımlara taşan benzersiz enerjileriyle geleneksel pub’ları, hiçbir şey almadan vitrinine bakmakla mutlu olduğum moda mağazaları, işini bilen antikacıları, gerçek kitap dokusunu ve kokusunu sanal dünyaya teslim etmemiş kitapçıları ve de tabii opera binası ve onun için de sakladıklarıyla adeta bir cennet…

Haydi o zaman, yine yaslanıp arkamıza, kapatalım gözlerimizi ve kendimizi bu kez de Londra’nın kollarına bırakalım… Kim bilir, belki bir kısmınız kentin derinliklerine dalıp Sherlock Holmes’un ayak izlerini takip edersiniz. Kiminiz de belki Victoria döneminin saray dedikodularını dinlemek üzere kraliyet ailesinin farklı şatolarına gidersiniz. Ya da bazılarınız Soho’nun ara sokaklarında kentin geçmişiyle geleceğinin birbirine karışmasına tanıklık etmeyi tercih eder… Ben ise, yönümü ünlü Covent Garden’a döndürüp bir taşla pek çok kuş avlamak niyetinde olacağım. Benimle gelenleriniz hem şehrin en cıvıltılı merkezlerinden birisinin coşkusunu yaşayabilir hem de yol boyunca geçmeyi seçeceğim sokaklarda kentin tiyatro yaşantısına yakından şahit olabilir. Belli mi olur, belki yolda ünlü Ronnie Scott’s Jazz Club’ın önünde de durup içeriye bir kulak kabartırız. Böylece az sonra ulaşacağımız yerde bizi bekleyen opera ezgilerinin keyfine ünlü ve/veya genç ustalarından dinlediğimiz melodilerin mutluluğunu da katarız. Nihai hedefimize varmadan vereceğimiz geleneksel İngiliz “Saat 5 Çayı” molası da işin cabası olur…

Nihai hedefimiz… Tahmin etmiş olacağınız gibi, Royal Opera House’a, yalnız Londra ve İngiltere’nin değil, tüm dünyanın en ünlü opera salonlarından birisine gidiyoruz. Royal Opera House yani Kraliyet Opera Binası, Londra’nın en canlı ve karmaşa dolu tarihi noktalarından birinde, ortasında ünlü pazar yerinin bulunduğu Covent Garden’da, meydanda olup bitenlere en hakim köşede bulunur. Bugün gezeceğimiz bu bina, bu noktada inşa edilen üçüncü tiyatro binasıdır. Daha önce, elektrik olmadığı için aydınlatmanın mum ve gaz lambası ile yapıldığı dönemlerde, buradaki tiyatro binası iki kez çıkan yangınlar sonucu tamamen yok olmuş, yerine perdesini 1858’de açan bugünkü bina inşa edilmiştir.

Aslında buradaki sözü geçen ilk bina, opera değil, tiyatro sahnesi olarak yapılmış bir binadır. Aktör iş adamı John Rich, sahnedeki başarısı sonucu elde ettiği kazancı buraya Covent Garden Theatre veya Theatre Royal adını verdiği bir tiyatro binası inşa etmek için kullanır. O dönem yani 1732 yılında, kentte sadece iki tiyatro topluluğunun oyun sahnelemesine resmi izin vardır. Rich’in yaptırdığı bu yeni sahnede kurduğu tiyatro da bu iki topluluktan birisidir. Kısa süre sonra, sahne müzikal performanslar için de kullanılmaya başlar ve ilk olarak daha sonra, ölümüne dek yirmi yılı aşkın bir süre burada hem besteci hem de org sanatçısı olarak görev yapacak olan Hendel’in eserleri sahneler. Sonraki yıllarda, Alcina ve Semele de dahil olmak üzere ünlü bestecinin pek çok eserinin prömiyeri bu sahnede gerçekleşir. Ama yol boyunca iki kez de ciddi biçimde yenilenerek büyütülen bina, 1808’de çıkan bir yangın sonucunda (hem de çöktüğü için yirmi üç itfaiyecinin de ölümüne neden olarak) tamamen yanar.  

Royal Opera House’un bulunduğu alandaki ikinci tiyatro binası, yangının hemen ardından tasarlanır, yapıya ilk temel taşını zamanın Galler Prensi kendi elleriyle yerleştirir ve bina bir yıldan az bir sürede tamamlanarak, 1808’in son günü Shakespeare’in Macbeth oyunuyla perdesini açar. Zaman içerisinde de bir dizi yönetsel ve fiziki değişiklik yaşamasının ardından, kadrosuna besteci maestro Michael Costa ve onun sanatçı ekibinin katılmasıyla, resmen bir opera sahnesi olma sıfatını kazanır ve 1847’de oluşturulan yeni ekibin burada Rossini’nin Semiramide operasını sahnelemesiyle birlikte, Royal Italian Opera adını alır. Gelin görün ki kader ağlarını örmeye devam etmektedir ve 1856’de bu ikinci bina da yine bir yangın sonucu tamamen yok olur.

Tahmin etmek zor değil; yine çok acil yeni bir binanın planları yapılır, temelleri atılır ve inşası başlar. Ve yangından iki yıl sonra, bu kez Meyerbeer’in ünlü beş perdelik “grand opera” eseri Les Huguenots ile perde yeniden açılır. İşte bu üçüncü bina, günümüze kadar ulaşan Royal Opera House binasının ta kendisidir. Daha önce yangında yok olanlardan farklı olarak, içerisinde bir de demir ve camdan tasarlanmış muhteşem Çiçek Salonu barındırır. Binanın tasarımını yapan mimar, burayı hem bir çiçek pazarı hem de bir balo salonu olarak düşünmüştür. Böylece bu küçük ekleme ile, bina Avrupa’daki diğer opera salonlarından farklı bir özelliğe de kavuşmuş olur. 1892’de ise, operaya yönelik repertuvarı iyice gelişmiş olduğundan, resmen Royal Opera House ismini alarak bir opera binası/sahnesi olduğunu ilan eder. Bundan sonra sahne ve salon sadece Kraliyet Operası’nın değil aynı zamanda Kraliyet Balesi’nin de evi olacaktır. Ayrıca, yaz ve kış iki ayrı sezonda farklı operalar sahnelenirken, salon bu tarihler dışında da film gösterileri, kabare şovları ve konferanslar için kullanılan bir mekâna dönüşür.

Binaların kaderleri içinde bulundukları kentlere, kentlerin kaderleri de kendilerini yaratan ve içlerinde yaşayan insanların kaderine bağlı olduğu için Londra Covent Garden’daki Royal Opera House binası da Avrupa’nın yakın tarihinde oluşan olaylardan nasibini alır doğal olarak. Önce, I. Dünya Savaşı sırasında bir eşya deposu olarak kullanılır. Ardından, II. Dünya Savaşı süresince de ünlü Mecca Dance Hall dans salonlarından birisine dönüşür.

Neyse ki bir süre sonra değişen yönetim, Ninette de Valois yönetimindeki bale topluluğu ile anlaşarak binayı yeniden eski kimliğine kavuşturur ve Royal Opera House binası 1946’da, bu kimliğiyle yeniden perdesini açar. İlk temsil, Aurora rolünde Margot Fonteyn’in bulunduğu bir Uyuyan Güzel temsilidir. Ancak, her ne kadar bale ekibi mükemmel ise de binanın henüz kendi kadrosu denebilecek bir opera sanatçıları grubu yoktur. Bu yüzden ilk başta bale gösterileri, kadro tam ve hazır olduğu için ağırlık kazanacak ve ardından hızla opera için bir daimi kadro oluşturma çalışması gerçekleşecektir. Bu çabaların sonucunda oluşan opera kadrosu önce yine bale ile birlikte Purcell’in semi-operası Peri Kraliçesi’ni, ardından da Kraliyet Operası grubunun ilk gerçek performansı olarak Bizet’nin Carmen operasını sahneler…

Covent Garden’daki Royal Opera House o gün bu gündür, perdesini (bugünkü kusursuz teknik altyapı kalitesine ulaşmak üzere bir renovasyon geçirdiği üç yıl hariç) hiç kapamadan dünya çapında önemli prodüksiyonlar yaratmaya devam ediyor. Sadece eserleri sahnelemekle kalmayıp kadrosundan dünya starları çıkartmayı da başarıyor. Bu isimler arasında ilk aklıma gelenler Joan Sutherland ve Jon Vickers. Her ne kadar bu iki çok önemli sanatçı Kraliyet Operası’nın daimî kadrosunda olmasalar da Royal Opera House sahnesinde üstlendikleri rollerin mesleki gelişimlerinde büyük katkısı olduğu bilinen bir gerçek. Sonraki yıllar, giderek artan biçimde dünya opera starlarının yer aldığı bir sahne olur Royal Opera House. Bu sahneden geçen sanatçıların arasında Kirsten Flagstad, Maria Callas, Birgit Nilsson, Elizabeth Schwarzkopf ve günümüzün Anna Netrebko, Roberto Alagna, Placido Domigno, Jonas Kaufman gibi pek çok ünlü operatik sesini sayabiliriz. Aynı şekilde Claudio Abbado, Ricardo Muti ve Simon Rattle başta olmak üzere birçok maestroyu da bu listeye ekleyebiliriz. Ama belki bunların hepsinden önemlisi, kendilerine ün kazandıran eserlerden bazılarını bu sahnede de sergileyen iki efsanevi İtalyan yönetmendir: Zafirelli ve Visconti. Şüphesiz, Zafirelli’nin Tosca ve Lucia di Lammermoor rejileri ile Visconti’nin Don Carlos, Il Travatore ve La Traviata’dan oluşan Verdi üçlemesi sadece Royal Opera House repertuvarı için değil, tüm dünya opera tarihi için unutulmaz eserlerdir.

Royal Opera House binasının öyküsü böyle… Geriye ilk bütçe ve zaman müsaitliğinde Londra’ya uzanıp bu güzel öykünün bir bölümünü bizzat deneyimlemek kalıyor. Ama siz böyle bir yolculuk için hayalinizde oralara gidivermeden önce ben izninizle, her zamanki gibi biraz da bu opera binasında ilk sahnelenen eserden, o eserin bestecisinden ve ilk kastta yer alan sanatçılardan bahsetmek istiyorum.

Her ne kadar yangınla yok olan ilk iki tiyatronun sahnesinde de her zaman çok başarılı opera eserleri sahnelenmiş olsa da ben Royal Opera House’un öyküsünü şimdilik kendi opera kadrosuyla eserler sahnelediği ve günümüze kadar gelmiş olan bina ile kısıtlı tutmak niyetindeyim. O yüzden sizlerle 1947’da Kraliyet Operası’da yeni oluşturulan kadro tarafından ilk sahnelenen opera olan Carmen ve o gece sahneye çıkan kastın üzerine sohbet etmek istiyorum biraz. Carmen, herkesin bildiği gibi, Fransız besteci Bizet’nin en ünlü eseri. Sadece opera severlerin değil, müzikle uzak yakın herhangi bir ilişkisi olan tüm dinleyicilerin bildiği ve sevdiği, hatta belki tanımadan mırıldandığı melodilerle (Uvertür, Habanera, Toreador’un Şarkısı gibi) dolu olan bir eser. Dünya opera repertuvarının en çok sahnelenmiş eserlerinden birisi olma özelliğini de taşıyor. Prosmer Mérimée’nin aynı adlı novellasından Ludovic Halévy’nin yazdığı libretto üzerine bestelenmiş, “opera komik” türünde, dört perdelik bir opera. İlk kez Paris’te 1875’te sahnelenmiş ve doğrusu ateşli bir çingene kızını ve onun baştan çıkartarak hayatını söndürdüğü saf askeri anlatan bu opera başlangıçta ne kritiklerden ne de seyircilerden olumlu puan almamış. Her ne kadar öykü İspanya’nın Seville kentinde geçiyor olsa da toplumsal farklılıklara da değinen, aykırı bir aşkı anlatan, aile ve temiz sevgi kavramlarını hiçe sayan ve sonu cinayetle biten bu esere karşı Fransızlar oldukça ilgisiz kalmış. İşin acıklı yanı, Georges Bizet operanın sahneye konmasından kısa süre sonra dünyaya gözlerini kapamış. Yani bu eşsiz eserin yaratıcısı, Carmen’in başarısını göremeden, onun beğenilmeyen bir yapıt olduğunu düşünerek ölmüş. Zaten opera da kısa süre rafa kaldırılmış ve ancak Avrupa’da başka ülkelerde sahnelenip beğenildikten sonra tekrar Fransa’da gündeme gelmiş. 1883’teki bu ikinci sahnelenişten sonra ünü hızla yayılmış. Günümüzde ise, popülaritesini sürdürüyor ve operada “opera komik” geleneğinden daha sonraki yıllarda İtalyan opera sahnelerinin en baskın özelliği haline gelen “realist opera” (verismo) akımı arasında bir köprü olduğu kabul ediliyor.

Royal Opera House’un adeta doğuşunu müjdelediği 1947 performansında Carmen’in baş rollerini Edith Coates ve Kenneth Neate paylaşmışlar. Dönemin teknik altyapı özelliklerinin icabı gereği, bu sergilenişten temiz bir kayıt bulmak imkânsız. Yine de yazının sonundaki playlist’te bu sanatçıların seslerini duyabileceğiniz bazı linkler mevcut. Ama ben sizi şimdi Don Jose rolünü oynayan tenor ile biraz daha yakından tanıştırmak istiyorum zira kendisi gerçekten ilginç bir karakter. Kenneth Neate, bir Avustralyalı; müzik eğitiminin önemli bir bölümünü de ülkesinde tamamlamış. Aslında hayata, anne ve babasının izinden giderek bir öğretmen olmak niyetiyle atılmış ama günün birinde yeni yeni ortaya çıkmaya başlayan müzikli filmlerden birisindeki şarkıcıyı izleyince kararı değişmiş. Böylece müzik eğitimine yönelmiş ama yine de sesindeki cevherin bu alanda bir kariyer yapacak kadar üstün olduğunu fark etmeden önce, Sydney emniyet teşkilatına katılarak polis olmuş. Tahmin edeceğiniz gibi, burada önce polis korosuna girip kısa süre sonra da “Şarkıcı Polis” olarak ün yapmış. Kendisini böylece keşfeden Avustralyalı bariton John Brownlee tarafından New York’a davet edilince, başka işlerle uğraşmayı bırakıp operaya yoğunlaşması gerektiğini anlamış ve biraz da çocukluğundan beri içinde taşıdığı farklı ülkeleri tanıma isteğinin peşine düşerek, Amerika’ya gitmiş. Ama tam Metropolitan Opera’da belirli rolleri almaya başlamış ve parlak bir geleceğin ışıltılarını uzaktan görmüşken, Kanada Hava Kuvvetlerinin bir askeri olarak II. Dünya Savaşı’na katılmak zorunda kalmış. Savaş sonrasında ise, yarım kalan Metropolitan Operası macerasının yerine önce kısa süreli bir İrlanda macerası, ardından da Royal Opera House var. Burada Carmen ile başlayan müzik kariyeri Sihirli Flüt, Rigoletto, La Traviata gibi pek çok ünlü eserde başrol oynayarak devam etmiş. Sahne ile vedalaştıktan sonra ise, seksen üç yaşında ölünceye dek, genç yetenekleri opera için yetiştirmeyi sürdürmüş. Böylece de bir anlamda hayata başlarken tasarlamış olduğu öğretmenliğe dönmüş.

Bu arada Kenneth Neate’nin İrlanda operasında önemli bir yeri olduğunu da özellikle belirtmek isterim. Savaştan sonra operaya ve şarkı söylemeye ilk geri döndüğü günlerde İrlanda’nın kendisine kucak açmış olduğunu hiç unutmamış Neate ve çeşitli kereler kısa süreler için geri gittiği Dublin’de hem tenor rolleri oynayarak hem de opera eserlerini sahneye koyarak birçok hayran kazanmış. Ayrıca, birçok genç öğrencinin Avrupa’daki ünlü bazı müzik okullarına kabul edilmesini sağlayarak İrlandalılara bu yönde de destek olmuş. İrlanda macerasının benim en hoşuma giden kısmı ise yine Carmen ile ilgili. Eserin Dublin’de sergilendiği bir seferde Don Jose rolünü oynarken, Kenneth Neate sahneye daha önce aynı rolü oynayan çok ünlü bir Fransız tenorun, Lucien Muratore’nin sahnede giydiği kostümle çıkmış. Neate’den bir önceki nesle ait bir sanatçı olan ve dönemin en ünlü isimleri arasında bulunan bu tenor, İrlandalı bir başka tenor, Joseph O’Mara ile Don Jose’yi hangisinin daha iyi oynadığı konusunda müthiş bir rekabet halindeymiş. Ve her ne kadar onların arasındaki bu çekişmenin galibinin kim olduğu kesin değilse de Muratore’nin kostümünü Kenneth’e vermesinin, bir anlamda, bir usta olarak kavuğunu kendisine en layık olana devretmesi gibi de yorumlanabilir.

Dedim ya, Londra hayat dolu kıpır kıpır bir şehir ve tabii opera sonsuz bir hayal ve imge dünyası. Böyle bir kentte, izlemek isteyeceğiniz birçok farklı sanat olayı her daim mevcuttur. Oysa bir dalıp gittiniz mi opera öykülerine, başka hiçbir şey için vaktiniz kalmayabilir. O yüzden, iyisi mi biz isterseniz şimdi artık Royal Opera House’a veda edelim. Çıkalım bu “Çiçek Bahçesi” ile meşhur güzelim binadan ve önce ilk adımımızı atacağımız Covent Gerden’in tadını çıkartalım. Sırasıyla Jubilee Market, Collonade Market ve Apple Market pazarlarını gezelim. Apple Market’te alt kata inip burada yer alan kafelerden birisinde bir köşeye ilişelim ve yavaş yavaş şarabımızı yudumlamaya başlayalım. Az sonra, buraya inen merdivenlerin başında, hemen hepsi konservatuvar öğrencisi olan sokak çalgıcıları belirecek ve semtin ruhuna ve köşedeki o ünlü binanın, Royal Opera House’un, şanına uygun biçimde klasik müzik çalıp opera aryaları söyleyecekler. Gözlerinizi kapatıp Londra’yı içinize iyice çekerseniz, duyduğunuz bu müzik, operada ünlü bir soprano ya da çok başarılı bir koroyu dinlediğinizde olduğu kadar ruhunuzun derinliklerine nüfuz edecek. Ve siz bunu içtiğiniz şarabın ve günün heyecanın verdiği rehavetten zannedeceksiniz. Oysa asıl sebep kentin ta kendisi olacak.

Önümüzdeki ay yeni bir adrese doğru yola çıkıncaya dek, hayalinizde Londra’da kalmayı sürdürün derim ben. Hem belki kentin bir başka opera mekanına kadar uzanıp English National Opera’da da bir şeyler izlemek istersiniz; eminim, bu mevsim mutlaka Noel’e yakışır bir temsil vardır.

Güzin Yalın

Yukarı