Midnight In Paris

11 Temmuz 2021

2011 yılında Cannes Film Festivali’nin açılış filmi olan Midnight in Paris, yönetmenin şehir temalı filmlerinden belki de en dokunaklı ve en kendine has olanı. İçinde bir çok tarihi karakter barındıran ve ara ara 1920’li yılların Paris’ine gidiverdiğimiz filmin konusunu şöyle bir özetlersek; Tanınan bir senarist olan Gil, bir roman yazma sürecindedir ve nışanlısı ile birlikte Paris tatilindedir. Şehre aşık olan ve burada yaşamak isteyen Gil, bir gece önünde duran otomobile biner ve kendini 20’lı yılların Paris’inde bulur. Film oldukça keyifli ve oyunculuklar harika. Film, jenerikten başlayıp sonuna kadar bize Paris manzaraları sunuyor ama görüp aklımızın kalanlardan ve gidiverdiklerimizden bahsetmek gerekirse;

Sen Nehri ve Eyfel Kulesi’ni kanunda yer olduğu üzere görmeden ya da söylemeden geçmiyoruz.

Café de Flore,  yazarlar ve filozofların uğrak yeri olan, ünlü müşterileriyle bilinen, Paris’in en eski mekanlarından biridir.

Fransa tarihi bakımından önemli bir yere sahip olan ve özellikle Fransız Devrimi ve Marie Antoinette denilince ilk akla gelen saray; Versay Sarayı.

Fransız sanatçı Auguste Rodin’in en ünlü eseri Düşünen Adam Heykeli 1900’lü yıllarda yapılmış ve orijinali de Paris’teki Rodin Müzesi’ndedir.

Ünlü ressam Monet’in köyü Giverny, Fransa’nın Normandiya bölgesine bağlı Eure ilinde bulunan bir komündür. Buraya giderseniz Monet’in evini de ziyaret edebilirsiniz.

 

Le Mont Saint Michel; Kuzey Fransa’nın kıyılarına kurulmuş bu küçük ada dünya üzerinde Orta Çağ’dan bugüne miras kalmış en kendine has noktalardan birisidir.

Moulin Rouge, 6 Ekim 1889 yılında Joseph Oller ve Charles Zidler tarafından inşa edilen bir kabaredir.

İçildikçe övülen, övüldükçe içilen Fransız şaraplarını film de es geçmiyor elbette.

Filmde çalınan ve zamansız olan bir şarkı ile Paris’e veda ediyoruz.

Güven Akgün

 

Yukarı