
Görüntülenme Sayısı: 23
Fransız şansonunun en büyük sanatçılarından biri sayılan Belçikalı söz yazarı, besteci, yorumcu, şair, aktör ve yönetmen Jacques Brel 1929’da Schaerbeck’te doğar. Babası Fransızca konuşan, flaman ve katolik bir iş insanıdır. Öğrencilik yılları pek parlak geçmez, iki kez sınıfta kalır. Çocukluğunun sakin, sıkıcı, önemli bir şey olmadan geçtiğini söyleyecektir. Ebeveynlerini çok yaşlı bulur. Hayaller kurar, hikâyeler uydurur, kendini ailenin diğer fertlerinden çok farklı hisseder, para konusunda olduğu gibi aynı değerleri paylaşmaz. “Para bana asla mutluluk vermedi. Para içinde büyüdüm, para kazanmak için yapılması gereken rezilliklerin hepsini gördüm” diye anlatır.
Brel kendi kendini eğitmiş bir müzisyendir, daha küçük yaşlardan itibaren annesini gözlemleyerek ve dinleyerek piyano çalmayı öğrenir. İlk bestelerini annesinin piyanosunda yaratır. On bir yaşında dünya savaşının yıkımını yaşar. Daha sonra “Mai 40” (Mayıs 40) adlı şarkısında o günleri şöyle anlatır: “Bunun gibi bir hava çalıyordu/ Savaş hortladığında/… Ben on bir yaşımın aklıyla/ Şaşkınlıkla keşfediyordum/ Belçikalılığımı anımsatan/ Yorgun askerleri/ Erkekler erkek oluyordu/ Garlar askerleri yutuyordu/ … Ve kadınlar/ Kadınlar erkeklerine sarılıyordu/ Ve işte alev alev ilkbaharda/ Toplar geçiyordu şarkılarla/ Ve sonra geri dönüyorlardı/ … Ağlayarak geçenler/ Yaşlanmış büyük ağabeylerimiz/ Dumanlara karışmış babalarımız/ Ve kadınlar/ Kadınlar çocuklara sarılıyordu/ … Her zamankinden daha mavi gökyüzünün altında/ Birkaç disiplinli Alman selamladı/ Belçikalılığımı ezen/ O 40 Mayısını/ Onurun sabrı tükenmişti/ Her kasaba korkuyu tanıdı/ Her kent karanlığa boğuldu/ Ve kadınlar/ Kadınlar sessizliğe büründü.”
On altı yaşında, yaptığı küçük işlerden edindiği parayla kendine ilk gitarını alır. 1948’de askere gider. Döndüğünde, hiçbir diploması olmadığından geleceğini güvence altına alması için babası onu ailenin karton fabrikasında işe sokar. Bundan hiç memnun olmaz. “Babam beni sanki karton kutuya kapattı” der, sıkıntıdan patlamaktadır. Aile şirketinde sağlam bir geleceğe sahip olabilecekken müzikle ilgilenmeye karar verir. 1950’de Thérèse Michielsen’le evlenir. Bu evlilikten üç kız çocuğu olacaktır. Bir yandan fabrikada çalışırken bir yandan da Brüksel’in kabarelerinde Jacques Bérel takma adıyla şarkı söylemeye başlar. Babası sanatsal faaliyetlerinde ailenin adını kullanmasını istememektedir. Belçika kabarelerinde Barbara ile tanışır, aralarına sağlam bir dostluk kurulur.
1953’de yetmiş sekiz devirli bir deneme plağı doldurup yeni yetenekleri keşfetmekle ünlü prodüktör Jacques Canetti’ye yollar. Canetti plaktaki sesi çok beğenir ve onun hemen Paris’e gelmesini ister. Brel Paris’te pek de rahat olmayan küçük bir otel odasına yerleşir. Annesi onu desteklemekte ve cesaretlendirmektedir. Babası ise oğlunun tercihinden hoşnutsuzdur. Fabrikadan ayrılırsa maaşını keseceğini ve bir daha işe almayacağını baştan ona bildirmiştir. Kardeşine göre her ne kadar müzikle ilgilenmesini onaylamasa da ünlü olduktan sonra babası onunla gurur duymuştur. Takma adından memnun olmayan Brel sonunda babasından gerçek soyadını kullanma iznini koparır.
Paris’e geldiğinde hedefi besteci, söz yazarı olmaktır. Ancak şarkılarını yorumlayacak şarkıcı bulamayınca bunu kendisi yapmaya karar verir. 1953’de Canetti onun “Aux Trois Baudets” tiyatrosunda Marcel Mouloudji’den önce sahne almasını sağlar. Böylece her akşam sahne alarak hayatını müzikten kazanmaya başlar. Ardından 1954’de “Cinemassacre” gösterisinde, Boris Vian’ın yazdığı skeçlerde oynar. Başlarda başarılı değildir, sözleri unutabilmekte, sakarlıklar yapmaktadır. Seyirci de ona kayıtsız kalmaktadır. 1968’de bir söyleşisinde “Başlangıçta anlaşılmamış değildim, kötüydüm” der. 1954’de Canetti’nin desteğiyle ilk albümünü çıkarır. En başarılı parçaları “Grand Jacques” (Büyük Jacques), “Le diable” (Şeytan), “Sur la plage” (Plajda) başta olmak üzere albüm şarkıcının hristiyanlık kaygılarını ortaya koymaktadır. Dünyanın kötülüklerine karşı imana, hayırseverliğe davet etmektedir. Bu dönemde Georges Brassens ona “Rahip Brel” adını takar. Hatta çatal dilli bir gazeteci bir makalesinde ona Brüksel’e çok iyi trenlerin olduğunu hatırlatır. “Il nous faut regarder” (Görmeliyiz) adlı bestesi bu döneme aittir: “Önümüzde serili/ Pisliğin arkasını/ Kırışmış gözlerin/ Ve yumuşak yüzlerin/ Açık veya kapalı/ Çaresiz uzanan/ Veya yumruk olmuş/ Şu ellerin ötesini/ Dikenli tellerle kaplı sınırların/ Sefaletin ötesini/ Görmeliyiz… Görmeliyiz/ Güzel olanı/ Kapalı veya masmavi gökyüzünü/ Su kenarındaki kızları/ Sadık bildiğimiz dostu/ Yarının güneşini/ Bir kırlangıcın uçuşunu/ Yaklaşan bir gemiyi/… Dinlemeliyiz/ Ormanın derinliklerindeki kuşu/ Yazın mırıltısını/ İçimizde kaynayan kanı/ Annelerin ninnilerini/ Çocukların dualarını/ Ve sakin uyuyan toprağın sesini.”
Brel bundan sonraki şansonlarında tarzını değiştirecektir. 1957’de ikinci albümü yayınlanır. Bu albümde “Quand on a que l’amour” (Yalnızca Aşk Varsa) adlı ilk büyük şarkısı vardır: “… Yalnızca aşk varsa/ Yolumuzu çizmek için/ Ve kaderimizi zorlamak için/ Her kavşakta/ Yalnızca aşk varsa/ Toplarla konuşmak için/ Ve yalnızca bir şarkı/ Davulları ikna etmek için/ Sevginin gücü dışında/ Hiçbir şey yokken elimizde/ Dostlar, avuçlarımızda tüm bir dünya olacak.”
Bu dönemde tanıştığı ve tüm yaşamı boyunca kader birliği yaptığı genç piyanist François Rauber ona sahnede gitar çalmayı bırakmasını salık verir. Böylece konserler sırasında daha özgür hareket edebilecektir. Flamanları eleştirdiği “Les Flamands” (Flamanlar) adlı şarkısı ona Belçika’da epey düşman kazandırır. Görünürde aşk şarkısı olan 1959 tarihli en ünlü bestesi “Ne me quitte pas” (Beni Terk Etme) aslında aşkın umutsuzluğunu, erkeğin kadın karşısındaki zayıflığını yansıtmaktadır: “Beni terk etme/ Unutmalıyız/ Her şey unutulabilir/… Zamanı unut/ Yanlış anlaşılmaları/ Boşa giden zamanı/ Kimi zaman neden nasıl diye yüreğimizi vuran/ O saatleri unutabilmek/… Beni terk etme/ Sana yağmur yağmayan diyarlardan/ yağmur damlaları getireceğim/ Toprağı kazacağım/ Ben öldükten sonra vücudunu altın ve ışıkla kaplamak için/ Aşkın kral olduğu bir yer yaratacağım/ Sen orada kraliçe olacaksın/… Beni terk etme/ Beni terk etme/ Artık ağlamayacağım/ Artık konuşmayacağım/ Bir köşeye saklanacağım/ Ve oradan sana bakacağım/ Dans edişine, gülümseyişine/ Konuşmanı dinleyeceğim/ Şarkı söylemeni, gülmeni/ İzin ver/ Gölgenin gölgesi olayım/ Elinin gölgesi/ Köpeğinin gölgesi/ Ama beni terk etme/ Beni terk etme.”
Artık turneler, konserler o kadar yoğunlaşmıştır ki neredeyse yılın her günü bir konser vermektedir. 1962’de Flandre bölgesini anlattığı “Le plat pays” (Düz Ülke) parçasını kaydeder. Aynı yıl kendi plak şirketini kurar. 1963’e gelindiğinde anne babasının sağlık durumlarının kötüye gitmesinden etkilenerek ölüm üzerine “Les vieux” (Yaşlılar) parçasını yazar: “Yaşlılar artık konuşmaz/ Ya da yalnızca bazen, gözlerinin ucuyla/ Zengin olsalar dahi fakirdirler/ Hayalleri kalmamıştır/ Yalnız birbirleri içindir yürekleri/ Evleri kekik, temizlik, lavanta kokar/ Geçmiş zaman kullanırlar/… Eğer biraz titriyorlarsa/ Salonda mırıldanan/ Gümüş sarkacı yüzündendir saatin/ Evet diyen, hayır diyen/ Sizi bekliyorum diyen/… Yaşlılar ölmez, bir gün uyurlar/ Çok uzun zaman uyurlar/ El ele tutuşurlar/ Birbirlerini kaybetmekten korkarlar/ Oysa kaybederler/ Geride kalan kendini cehennemde bulur… Gümüş sarkaç/ Salonda mırıldanan/ Evet diyen, hayır diyen/ Bekliyorum diyen… Ve hepimizi bekleyen.” Kısa aralıkla baba ve annesini kaybeder. Bundan sonra “Au suivant” (Sıradaki), “Amsterdam”, “La chanson de Jacky”, “Mathilde” gibi daha duygusal bestelere yönelir.
1966 yazında verdiği bir konser sırasında “Les vieux” parçasını söylerken parçanın bir bölümünü farkında olmadan tekrarlayınca doğallığını kaybettiğini düşünerek seyircisine karşı dürüst olmak adına sahneleri terk etmeye karar verir. Olympia müzikholünde kontratı bitene kadar bekler ve 6 Ekim 1966’da iki bin seyircinin “Ne nous quitte pas” (Bizi terk etme) nidaları arasında sahnelere veda eder.
1967’de André Cayatte’ın “Les Risques du métier” (Mesleğin Riskleri) adlı başarılı filmiyle sinemaya yönelir. 1975 yılına kadar en bilinenleri “L’emmerdeur” (Can Sıkan), “L’aventure, c’est l’aventure” (Macera Maceradır) olan on civarında filmde rol alır. İki filmde de yönetmenlik yapar. Aynı yıl iki de albüm çıkarır: “Jacques Brel 67” ve “La Chanson des vieux amants” (Yaşlı Sevgililerin Şarkısı). “La Chanson des vieux amants” da uzun sürmüş ilişkinin zorluklarını dile getirir: “Kuşkusuz fırtınalarımız oldu/ Yirmi yıl aşk çılgın aşktır/ Bin kez sen bavulunu topladın/ Bin kez ben kaçıp gittim/ Bu beşiksiz odada/ Her mobilya tanıktır/ Eski fırtınaların çığlıklarına/… Ama aşkım/ Benim tatlı, benim hassas, mucizevi aşkım/ Berrak şafaklardan gün bitimlerine/ Seni hâlâ seviyorum/ Seni seviyorum… Zaman önümüzden akıp gittikçe/ Ve bize daha fazla eziyet ettikçe/ Sevgililer için en büyük tuzak/ Hep barış içinde yaşamak değil midir/ Kuşkusuz biraz daha geç ağlıyorsun/ Bense daha geç yırtınıyorum/ Sırlarımızı daha az saklıyoruz/ Daha az şansa bırakılıyor her şey/ Sudan daha çok korkuluyor/ Ama hep aynı tatlı savaş aramızda…”
Ekim 1968’de, Brüksel’de “L’Homme de la Mancha” (Mancha’lı Adam) oyununda Don Kişot rolündedir. Sanço Panço rolünde ise ünlü Dario Moreno vardır. İki ay sonra oyunun Paris’teki gösterimi için Dario Moreno İstanbul’dan uçağa binmek üzereyken aniden hayatını kaybeder ve oyunun Paris’te sahnelenmesi bir başka oyuncuya kalır.
1973’de “Le Far West” filminin başarısızlığı üzerine sinema kariyerine son verir. Brel aynı zamanda bir deniz tutkunudur, kaptanlık brövesine sahiptir, yelkenlisiyle uzun yolculuklara çıkar. 1974’de kızı France ve o sıradaki hayat arkadaşı olan Claudette’le birlikte dünya turuna çıkar. Kanarya Adaları’nda rahatsızlanır, akciğerlerinden ağır hastadır. Günde üç, bir rivayete göre de beş pakete kadar sigara içmektedir. Belçika’da ameliyat olup bir süre sonra yeniden Kanarya Adaları’na döner. Markiz Adaları’na ulaştığında sağlık nedeniyle dünya turunu yarıda kesmek zorunda kalır ve buraya yerleşmeye karar verir. 1977’de Paris’e dönüp hastalığına rağmen “Les Marquises” adlı albümü kaydeder. Plak rekor düzeyde ilgi görür, bir milyon satar. 1978’de adadan son kez Paris’e dönmek zorunda kalır ve 9 Ekim 1978’de hayatını kaybeder. Gömütü Markiz Adaları’ndan Hiva Oa’da ünlü ressam Paul Gauguin’in yakınındadır. 2008’de adanın hava alanına onun adı verilmiştir.
Fransız şansonunun anıt ismi Jacques Brel sahnede şarkılarını söylemekten öte onları yaşayan bir sanatçıydı. Yirmi beş milyondan fazla plak satmıştı. Anlamlı olduğu kadar etkileyici şarkıları İngilizce sözlerle Joan Baez, Sherley Bassey, David Bowie, Nina Simone gibi birçok yorumcu tarafından söylendiği gibi Richard Anthony, Isabelle Aubret, Barbara, Patrick Bruel, Hugues Aufray, Enrico Macias gibi Fransız sanatçılar tarafından da seslendirilmiştir. Ünlü belgesel yönetmeni Frédéric Rossif 1982’de onun sanat kariyerini anlatan oldukça başarılı bir belgesel yapmıştır.
by gidivermek
Kaynaklar: