Unutulmuş Bir Sanatın Yolundan Hayallerine Gidivermek

16 Mart 2021

Gidivermek….

Ne kadar sihirli, rahat, akıcı bir kelime değil mi?

Bazen bir aşka, bazen bir ülkeye, bazen bir anıya, bazen de sırlara…

İnsan nasıl gider? İnsan nereye gider? Yolu, izi, adı olmayan, hiç bilmediği, hiç duymadığı bir yere gider mi? En önemlisi insan gittiğini fark etmeden nasıl gider? Yol içinde yol var mıdır? Bu gidivermek halleri geleceği, geçmişi ve içinde bulunduğunuz anları aynı anda kapsar mı?

Ben, muhteşem bir İmparatorluğun, üç kıtaya nam salmış bir Hanedanlığın artık yaşamayan, adı unutulmuş, son temsilcisi bile kalmamış bir sanatına gidiverdim… Hikâyem, günün birinde hiç hesapta yokken Mardin’e doğru yola çıkmakla başladı. Almanya, Yunanistan ve Çin’de belli sürelerle yaşadıktan sonra Ankara’ya dönmüştüm; yine içimde bir gitme isteği, bir yol isteği… Yıl 2001. Mutfağımda yemek yaparken dinlediğim radyoda, Türk Tarih Vakfı’nın bir tanıtım spotuna denk geldim. Spiker soruyordu, “Mardin’i gördünüz mü hiç?” “Yoo! Görmedim…” diye cevap verirken yakaladım kendimi. “O zaman görmek lazım değil mi? Gidivermek lazım…”

Gezmek için “gidiverdiğim” Mardin’de sekiz yıl kaldım. Bir Ermeni taş ustasının elinden çıkan, yarısı yıkılıp yarısı kalmış bir taş konakta yaşadım. Niçin oradaydım? Niçin o kadar kaldım ve kopamadım? Bunlar cevabı olmayan sorulardı. Yöre halkının işine yarayacak, ufkunu açıp gelir sağlayacak Avrupa Birliği projeleri yazdım, en çok da Gümüş Sanatı üzerine… Kabul gördü, uyguladım, koordinatörlüklerini yaptım. Bu projeler sayesinde onlar insanlık tarihi başladığından beri var olan kadim kültürlerinin farklı boyutlarını tanıtmak imkânı bulurken ben de bambaşka bir yaşantının büyüsüne karışıp tazelendim.

Böylece, ansızın gidiverdiğim bu kentteki her anı, her günü, her saati bir ayin gibi yaşadım. Benzer bir duygunun içinde yaşayanlar anlar ancak bu duygu durumunu.

Bilen bilir, “telkâri” Mezopotamya sanatlarının baş tacıdır. Telle yapılan bir sanattır. Gümüşü haddelerden geçirir inceltirsiniz, sonra onu bükerek “meftül” haline getirirsiniz. (Arapça “sarmak, sarılmak, dolanmak” demektir.) O meftülleri toz kaynak yardımıyla kaynatır, dünyanın en zahmetli, en güzel takılarını ve objelerini yaratırsınız.

Mardin’de uyguladığımız Gümüş Projelerinden birisinde telkâri konusunda birlikte çalıştığımız Süryani ustamın tezgahının arkasında, çerçeve içinde solmuş bir Arapça yazı vardı. Gördüğü her Arapça yazıyı dua zanneden neslin çocuklarıyız biz; ben de o yazıyı dua zannederdim. Bir gün sordum, “Bu duanın anlamı nedir?” diye. “Dua değil, dedemin öğüdü” dedi. “‘YAPTIĞIN İŞİN YA MUHTACI YA DA MEFTUNU (aşığı) OLACAKSIN’ yazıyor.” Hiç unutmadım bu sözü.

Atölyede kullandığımız ve benim meftunu olduğum incecik gümüş telleri seyrederken, “Acaba bunları elle örerek takılar yapsak nasıl olur?” diye düşündüğümü hatırlıyorum. İşte benim için, o yolculuğun içinde tekrar gidivermek böyle başladı. 2000’li yıllarda başlayan, gümüş tellerden bir şeyler yaratma hayalim bu yolculuğumun ilk adımı oldu. Farkında bile olmadan bu toprakların çok kadim bir sanatını ansımış ve onun beni alıp götüreceği yerle ilgili hayaller kurmaya koyulmuştum. On beş yıla yayılan uzun ve meşakkatli bir süreç yaşandı; vazgeçmek için çok sebebim oldu ama bırakmak aklıma bile gelmedi. Bu konuda hep kafa yorduğum şey, “Bu haliyle yetersiz, daha iyisi olmalı!” düşüncesiydi. İnsanı bir fikre gönderen ve on beş yılını hiç yüksünmeden bu fikre adamasını sağlayan duygu ne olabilirdi? Nihayet, saçınızın teli inceliğinde altın ve gümüş tellerle, çoğu zaman da ipek katarak, yaptığım takıların satışa sunulmasıyla geldi benim yolculuğumun ödülü…

Takılarımı inceleyen bir sanat tarihçisi, “Biliyor musunuz” dedi, “Siz bu takıları kılaptanlarla örmüşsünüz. Bu, artık yaşamayan, Osmanlı Hanedanlığına ait, eski bir dokuma ve örme sanatıdır. Kaftanlar ve pek çok diğer sultan ve şehzade kıyafeti bu kılaptanlarla dokunur ve süslenirdi. Siz de aynı malzemeyi, örerek kullanmışsınız. Farkında değilsiniz belki ama siz bir simkeşsiniz, yaşayan son SİMKEŞ!”

Hiç süslü, egosu yüksek laflar kullanamayacağım; çok içten ve çok dürüstçe söylemem gerekirse, yaptığım sanatın adını, kültürel değerini, ne kadar önemli bir sanat olduğunu öğrenmem kısaca böyle oldu… Bu, sırlardan biriydi. Bilerek yapmadım, yaptıktan sonra bildim…

Bilmeden, neredeyse sadece içgüdüyle, yüz otuz yıl önce yok olmuş, yedi yüz yıllık bir Hanedanlık sanatını yeniden yapmaya başlamıştım. Görünür olduğunda, bilinir de oldu.

Bu işe neden ve nasıl bu kadar istek duydum, neden vazgeçmedim, bu sanat için özellikle mi seçilmiştim, “sır” verilmişti de “tamamlandığı” zaman mı öğrenecektim? Bilmiyorum… Bildiğim, bu yaşadığımın, ipek ve gümüşten bir telin ucuna bağlanıp gidivermekle başlayan ama yedi yüz yıl öncesine giden mucizelerle dolu büyülü bir yolculuk olduğu.

Sırlar kenti kadim Mardin’de kulağıma fısıldanan, İstanbul’da tamamlanan bir yolculuk…

Sultan Acar

2 Yorum

  1. Ebru

    Bir sanatın hikayesinde, büyülü bir yolculuğa çıkar gibi içine çekildim.Emeginize kaleminize sağlık devamını sabırsızlıkla bekliyorum…

Yukarı