Vapur Kalkıyor!

9 Mayıs 2025

Görüntülenme Sayısı: 15

Son yıllarda zamanımın çoğunu İstanbul’da değil, Karamürsel’de geçiriyorum. Belki artık karmaşasına katılmasam, dişlilerine takılmasam da, yalnızca düşünmek bile beni yoruyor. Çünkü İstanbul bu! Ne kadar kendini çeksen de, seni rahat bırakmaz. Böyle söylesem, böyle düşünsem de, hiç gitmemek olmaz tabii… Bir gitmek, yerinde duruyor mu; yerinde duruyorsa bile rahat duruyor mu, kontrol etmek gerek! Ya İstanbullular! Resmi kayıtlara bakarsan, 16 milyon, gayrı resmî kayıtlara göre, 20 milyonu aşmış “megakent”in insanları arasında, bir avuç kalmış İstanbullular, onlar ne alemdeler acaba?

Tevfik Fikret’in ünlü Sis şiirinde, “Ey bin kocadan arta kalan bive-i bâkir” dediği bu şehre pek güven olmaz. Eski bir hemşehrisi olarak benim de arada bir yoklamam gerek herhalde…

Bu gidişimde, Arnavutköy’de yaşadığım evle, torunumun oturduğu Baltalimanı arasında gidip geldim. Giderken arabanın camından bakıyorum: Karşı kıyıda, Kandilli Akıntısını zorlayan bir şehir hatları vapuru, Anadoluhisarı’na doğru ilerliyor. Ne severdim o vapur yolculuklarını! Birden kendimi bırakıveriyorum, sanki ilk gençlik yıllarındayım, 17.35 vapurundayız, ben Üniversiteden çıkmışım, babam işten, vapurda buluşmuşuz, hep yaptığımız gibi…

Karşımda Beykozlu hanım, yine örgüsü elinde, trikotaj makinesi gibi, şişleri hiç el değiştirmeden hem sağıyla hem soluyla örüyor. Benim bu yaşıma gelene kadar gördüğüm tek örnek! Vardır başkaları da mutlaka ama ben görmemişimdir. Gerçi hanımın Beykozlu olduğunu bilmiyorum ama benden sonra iniyor ya, ben öyle yakıştırıyorum… Kandilli’de oturan çivitli saçlı, iki yaşlıca madam da az önce, her bindikleri zaman oturdukları yerden kalktılar. Orası boşaldı. Onların da tiplerine bakarak Dame de Sion’da öğretmen olduklarını hayal ediyorum. Demek ki, bu yakıştırmalarım, öykücülük merakım o çağlarımdan kalma…

Ne güzel ve ne tuhaf! Benim gençlik yıllarıma kadar devam eden Şehir Hatları vapurlarının yazılmamış kanunlarına göre, bu gidiş gelişlerde herkes, elinden geldiğince, iskelelerin belli yolcularının oturma alışkanlığında oldukları yerleri gözetir, kimse kimsenin yerine oturmamaya gayret gösterirdi. Bugünün yanındaki komşusunu tanımayan, hatta aynı dili bile  konuşmayan insanlarıyla bunun mümkün olabileceğini hiç sanmıyorum.

Karşıdan ilerlemekte olan vapur, eski tiplerden; birkaç yıl önce yenileri Şehir Hatları filosuna katıldı. Mutlaka onlar, daha modern, daha gelişmiş ve belki daha yolludur ama benim eski göz ağrılarımın yeri başka tabii… Laf aramızda uzaktan bakınca, yeniler, bende hatlarıyla sanki hamileymiş de bir sonraki iskelede, küçük filikalar veya can simitleri doğuracaklarmış hissi uyandırıyor! Tamamen benim huysuzluğum ve ille de eskiciliğim!

Baltalimanı’na geldik, sahilden ayrılıp içeriye sapıyoruz. Önemi yok, ben “anılar” penceremin önüne oturur, “Anı” marka, geçmişi çok iyi gösteren dürbünümü elime alır ve bir zamanların Kanlıca İskelesine bakmaya başlarım:

Sabah saat 7 suları… Eyüp Kaptan’ın vapuru, Çubuklu’dan kalktı, geliyorum düdüğünü çaldı, Kanlıca’ya doğru yol alıyor. Bu seferin alışılmış yolcuları İskele Meydanı’nı doldurmaya başladı. Şaşılacak şey! Köyün gençleri sanki bu sabah her zamankinden önce gelmişler…

İskelenin karşısında Muhayyeş Korusu’na çkan yokuşun üst başındaki evde oturan köyün en vesveseli, en kendini beğenmiş, en giyim kuşamına meraklı, herkese tepeden bakan insanı Safi Bey, kapıdan çıktı. Bir durdu, kendine şöyle bir çekidüzen verdi! Mükemmeldi canım, kusursuz! Mutlulukla etrafına bakındı. Aslında aralık duran karşıdaki evin kapısı, sanki bunu bekliyormuş gibi hemen açıldı, içerden bir genç çıktı, seslendi:

“Hayırlı sabahlar Safi Bey Amca! Ne oldu, rahatsız mısınız?”

“Hayırlı sabahlar evladım, bir şeyim yok, iyiyim.”

Genç:

“Renginizi biraz solgun gördüm de…”

Az aşağıda Posta Müdürü’nün oğlu, ikilinin yaklaştığını görünce, kapıdan çıktı, gelenleri selamladı:

“Geçmiş olsun Safi Bey Amca!”

Safi Bey durakladı, zorlukla nefes alıyordu, elini bilinçsizce ağrıyan başına doğru götürdü, fena zonkluyordu.

“Üstünüze afiyet biraz başım ağrıyor da…”

Uzaktan onların yakınlaşmasını bekleyen Kara Beygir, başıyla selamlamakla yetindi. Ağzının içinde bir şeyler murıldandıysa bile anlaşılmadı. Başlangıçta söylemişti, “Beni karıştırmayın, heyecanlanırım, bozarım,” demişti.

Saatçi Tevfik Bey’in oğulları Turan ve Doğan hemen koştu, Turan gelenlere çıkıştı:

“Ne yaptınız Safi Beyamca’ya, canını mı sıktınız?”

“Yok yavrum yok, arkadaşların bir şey yapmadı, ben biraz rahatsızım da…”

Kamuran büyük bir teklifsizlikle adamın koluna girdi, “Amcacığım, doktora gidiyorsunuz herhalde, ben yardım edeyim size!”

Adam, soluk soluğa,

“Dur yavrum, ben eve döneyim daha iyi. Yengeniz beni bir sonraki vapurla indirir. Siz işinizden, okulunuzdan kalmayın.” Yorgun adımlarla yokuşu yeniden tırmanmaya başladı. Bacakları titriyordu.

İşte o anda , vapurun yanaşmasını bekleyenler dikkatle baksalardı, bir sürü gözün içlerinde muzip pırıltılarla buluştuğunu ve bakıştığını görebilirlerdi… Operasyon başarıyla uygulanmıştı.

Aslında Kanlıca’nın gençleri Safi Bey’in kendini beğenmişliğini, herkese tepeden bakmasını hiç sevmezlerdi…

Vapur yanaşmıştı, gençlerden biri Kemal’in( kara beygir) kulağına eğildi:

“Oğlum, sen şöyle kalabalığın arasına karış, kaptan seni görmesin. Biliyorsun geçen gece tiyatro dönüşü, biri hindisiyle son vapura binecekti, Eyüp Kaptan canlı hayvan taşımıyoruz, dedi, adamcağızı almadı! Şimdi seni görür vapuru bağlar, hepimiz geç kalırız!” O günlerin Tıp Fakültesi öğrencisi, geleceğin ünlü nöroloji uzmanı Necip, o meşhur kahkahalarından birini patlattı, karşı kıyıda Emirgân’da çay içenler, “ne oluyor” diye etraflarına bakındılar…

Ne olurdu bunları görebilseydim, o günlerin şahidi olabilseydim fakat o gençler benden 10-15 yaş büyüktüler ama maceraları o kadar yıl sonra bile Kanlıca’da anlatılırdı. Yazdıklarım, anlatılanlardan aklımda kalanlar…

Şakacı, neşeli, daha doğrusu ne zaman nasıl olunacağını bilen gençler… 1945-50’lerde aralarında rol dağıtımı yapıp E. Rostand’ın ünlü Cyrano’sunu canlandıracak kadar da sanatseverler…

Safi Bey kapıyı çalar, Nimet Hanım şaşırır:

“Bir şey mi unuttunuz Safi Bey?”

“Aşk olsun size Nimet Hanım, bütün Kanlıca ne kadar hasta olduğumu görüyor, siz bir şey mi unuttunuz, diyorsunuz. Bu kadarı da olmaz artık!”

Kadın çok incinmiştir, dudakları titrer, gözleri yaşarır, yatağı açmak üzere içeriye döner.

Elinde çayla gelen torunum seslendi:

“Dalmışsın yine anneanne!”

“Haklısın, eski İstanbul’a bakarken Kanlıca’da takıldım, kaldım.”

“İyisi mi sen şimdi şu çayını iç, başka nerelere gideceğini sonra düşünürsün.”

Doğru söylüyordu,” bu pilav, bu pirinç daha çok su kaldırırdı!” İstanbul bu, koca şehir, daha bir köyünde takılırsam… birazdan vapurumuz başka iskelelere uğrayacak. O  zaman ben bu yazıyı nasıl bitireceğim? Yeni yazılar için bana gayret, okuyana sabır gerek! En doğrusunu yapayım, bugünlük noktayı koyayım.

Hep geç kalan Şirket –i Hayriye vapurunun kaptanına amirleri bu geç kalmaların nedenini sormuşlar:

“Haklısınız,” demiş, “Ama Kuzguncuk’un teferrüatından, Beylerbeyi’nin teşrifatından, Çengelköy’ün sebzevatından vaktinde yetişmek ne mümkün efendim!”

Bir sonraki yazıda da kaptanın neden böyle söylediğini anlatırım.

 

Ayla Özberk

2 Yorum

  1. Mete Benderli

    Ben de gençliğimin 1968 – 1974 arasındaki bölümünde İstanbul’un en güzel zamanlarında ve bugünlerle kıyaslanamayacak kadar birbirlerine saygılı insanlar arasında yaşadığımı düşünerek teselli buluyordum, ama bir zamanlar Boğaz vapuru yolcularının yer seçimlerinde bile kendi aralarında olabildiğince karşılıklı anlayış ve saygı içinde kaldıklarını sayın Ayla Özberk Hanımefendi’den öğrenmekle, artık hayal olmuş ve inanılmaz güzellikteki o İstanbul günlerini bizzat yaşadığı için kendisine çok gıpta ettim.
    Yine bir solukta okuduğum bu hem çok düşündürücü hem de öğretici yazısı için zihnine ve kalemine sağlık dileklerimle sayın Ayla Özberk’e ve paylaşımı yapan sitenin devamlılığını sağlayan sayın yöneticiye çok teşekkür ederim. Selamlar, sevgiler, hürmetler.

  2. Lamia Mungan

    Ayla ablacığım yazdıklarınız benide İstanbulda’ki çocukluk yıllarıma götürdü. Harem vapurunun her gelişinde ağabeylerimin vapurun kaptan köşküne kadar çıkıp oradan kendilerini gençliklerinin verdiği cesaretle denizin sularına bırakışları . Sonrada kaptanın neşeyle vapurun kornasına basarak oradan Eminönü’ gidişi gözümün önüne geldi. Çok teşekkür ederim. Yıllar öncesi İstanbul’ un ve Istanbulluların saygı ve sevgi dolu yaşayışlarını tekrar hatırlamamızı sağladın. Eline, yüreğine sağlık.

Yukarı