
Görüntülenme Sayısı: 19
Bu akşam hava adamakıllı rüzgârlı, deniz lacivert, gökyüzü lacivert, neredeyse göğün tümünü kaplamaya hazırlanan bulutlar onlardan da lacivert… rüzgâr kuzeydoğudan esiyor, sert, ürpertici, denizi önüne katmış, öbür kıyıdan bu kıyıya sürüklüyor. Çırpınmalar, karşı koymalar sonucunda beyaz, bembeyaz köpükler…
Evlerine geç kalmış 5-10 hayalet martı, lacivertlerin ortasında, rüzgâra karşı yol almaya çalışıyor.
Karşı kıyılar, bütün ışıklarını yakmışlar, bu kadar net göründüğüne göre, hiç pus yok herhalde! Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan ard arda kalkan uçaklar, bir süre yükseliyor, sonra da o koskoca bulutların arkasında kayboluyor.
Nasıl da daldım gittim, oysaki işim var, İstanbul’da olmalıyım. Vapur Kalkıyor (2) başlıklı yazımın ikincisini yazmalıyım. Nerede kalmıştık?
Nerede olacak, Kanlıca İskelesi’nde ve 1945-50’lerde. O yazının devamını getirebilmek için geriye, hemen bir vapura atlayıp biraz daha gerilere, 1900’lerin başlarına dönmemiz gerekiyor, Şirket-i Hayriye vapurlarının, yandan çarklıların İstanbul halkını, Boğaziçi’nin köylerine, Haydarpaşa’ya, Kadıköy’e, Adalar’a, Moda’lara, Haliç’e, Eyüp’e taşıdığı yıllara… Ne demişti o günlerin, iskelelere geç kalan kaptanı, amirlerine, bunun nedenini anlatırken:
“Haklısınız efendim, geç kalıyorum ama Kuzguncuk’un teferrüatından, Beylerbeyi’nin teşrifatından, Çengelköy’ün sebzevatından, iskelelere vaktinde yetişmek ne mümkün!”
İşte burada bir itirafta bulunmamın zamanı geldi. İki yazı arasında geçen sürede öğrendim ki, Şirket-i Hayriye kaptanının geç kalışını açıklamak için kullandığı mazeretlere iki iskele daha eklenmez mi, sıralama, “Üsküdar’ın hırdavatından, Kuzguncuk’un teferrüatından, Beylerbeyi’nin teşrifatından, Çengelköy’ün zerzevatından, Vaniköy’ün de haşeratına” dönüşmez mi? E artık bu durumda benim söyleyecek tek bir sözüm, tek bir açıklamam kalmadı. Varsın kaptan baba geç kalsın!
“Dilenci postası” denilen, çok iskeleye uğrayan Üsküdar hattı seferlerine, okul dönüşü eğer acele işim yoksa, bayılırdım. Vapurdan vapura aktarma yapmaktan çok hoşlanırdım. Kolay arkadaş olamayan yalnız bir çocuğun tuhaf eğlenceleri… O yeni yetmelik yıllarımda Şehir Hatları’nın yılda iki kez çıkardığı yaz ve kış tarifelerinin kitapçığı hiç elimden düşmezdi. Gitmediğim, gitmeyeceğim yerlere ait seferlere bakıp hayaller kurardım. Gerçekte de Kuzguncuk’a uğrayan vapura rastladım mı hiç kaçırmaz hemen binerdim. İskeleden çıkar çıkmaz, enfes eklerler yapan küçük bir pastane vardı çünkü; ya Beylerbeyi’nde ara sokaktaki minik butik çikolata imalathanesi… daha yaklaşırken daracık kapıdan bütün sokağa yayılan koku… Belçika çikolatası da neymiş! Gel de aktarma yapma!
1945-50 yılları…”anı” marka eskiyi çok iyi gösteren dürbünüm yine elimde, Kanlıca İskelesi’ne bakıyorum. İskele kalabalık… Eyüp Kaptan’ın “anılar vapuru” Çubuklu’dan kalktı, geliyor. Bu vapura binip Anadolu Hisarı’na gideceğim. O da ne? Bizim bildik grup kavga mı ediyor? Yok canım, hiç öyle şey olur mu! Biri ötekine, “aptal, sersem, avanak” diye bağırıyor, hayret öteki kızmıyor, gülüyor, bunu, bağıranın kendini tanıtması, adını söylemesi olarak kabul ediyor, bir ayağı önde, başındaki hayali şapkayı çıkartıp abartmalı bir reveransla, bağıranı selamlıyor ve o da kendini tanıtıyor:
“Bendeniz Cyrano de Bergerac!”
Kahkahalar… Gruptan bir başkası, “Bunlar Gaskonya beyleri, gerçi hepsi serseri, boştur hepsini kemerleri” diye oyunu sürdürüyor…
Güzel günlermiş herhalde…
Neyse vapur geldi, anılar yolculuğumu sürdüreyim:
Kanlıca- Hisar arası kaç dakika? Geldim bile…Bugünlerde konuklarımız var, halamın güzel kızları ve afet-i devran teyzem! Hepsi yirmili yaşlarında, akran ve çok iyi arkadaşlar… Ev cıvıl cıvıl! Yaz sıcağı, kapılar pencereler ardına kadar açık, herkesin bir ayağı içerdeyse, bir ayağı evin rıhtımında. Hisar’ın gençleri birden balık tutma sevdasına yakalanmasınlar da ne yapsınlar! İleride kimi ünlü bir diplomat, kimi sanayici olacak, içlerinden biri de Fecri Ebcioğlu olan bu gençler, ne yazık ki, olta atmak için bizim evin önünü seçiyorlar. Oysa ki ev, iskelenin yanında, vapurların uskurlarından balıklar hiç hoşlanmaz! Varsın balıklar hoşlanmasın, oltalar boş çıksın, ne gam! Dillerde o günlerde pek moda olan Ayten Alpman, İlham Gencer şarkıları, havada pembe renkli kokular uçuşurken…
Yaşlara göre heyecanlar da farklı oluyor tabii. On iki yaşındaki ben, sınıf geçme armağanı olarak alınan kırmızı bisikletimle, annem izin verse de bir boy Kandilli’ye kadar gitsem, dönüşte Küçüksu’da fokur fokur kaynayan kazanlardan sütle mısır diye bakıyorum.
Telefon henüz yok tabii, Kanlıca’ ya kadar uzansam, annemlere Leman teyzelerden bir haber getirsem fena mı olur yani! Yeni bisikletime binebilmek için kendimce bahaneler arıyorum işte!
Her yaşın, her semtin hatırlattıklarına dalarsam, duygularımın elinde sağa sola savrulursam, Boğaz’ın karşılıklı iskeleleri, köyleri çok, bütün bunların altından nasıl kalkarım, yazıyı nasıl toparlarım. Şirket-i Hayriye kaptanı gibi yan çizmeğe başladım bile…
On sekiz yıl oturduğum İstinye’den bahsetmeden, evlerinin duvarlarında sıra sıra çirozluk uskumrular asılı Kavaklar’a bir uğrayıp balık yemeden, Yuşa Hazretleri’nde duamızı etmeden, yazıyı bitirmek olmaz ki… dönerken Sarıyer Pazarı’na uğramalıyım. Karadeniz kıyılarındaki köylerden henüz toplanmış, elden ele dolaşmamış, mis kokulu taze sebzelerden almalıyım.
Anlaşılan yolum uzun, uğramam gereken yerler çok, iyisi mi, yine tarifemi cebimden çıkarayım, iskelelerin birinde kendime uygun bir vapur bekleyeyim.
Ayla Özberk
Boğaziçi vapurlarının nostaljik gezintilerini sayın Ayla Özberk kadar yaşayıp, yıllar sonra da üzerinde hayal kurduran öyküler yazabilecek kaç kişi kaldı bilemiyorum. Çok değerli yazarın eserlerinin benim için önemli bir yanı da mutlaka bilmediğim şeyler öğreniyor olmam. Bu yazısında beni en çok şaşırtan farklılık, o zamanki ağız dalaşının bile bugüne kıyasla ne kadar edebî olabildiğini görmek oldu. Zihnine ve ellerine sağlık dileklerimle inşallah daha pek çok hikayelerini okuruz diyorum. Selamlar, sevgiler, hürmetler.
Simdi cok uzaklardayim ama siz beni dunyada en sevdigim yer olan Bogazici,ne goturdunuz.Bitun iskeleler gozumde tek tek canlandi,hatta kokulari bile burnuma geldi.40 li,50 li yillarin zerafetini ,vapor yolculuklarini annemlerden dinlemistim,neyseki en ucundan olsada bende yakaladim o guzel gunleri.Hele dilenci vapuruyla Eminonu’nden kalkip Kabaklar’a balik yemege gitmek ,ne keyifti ama.
Siz cok yasayin Ayla hocam,bana Bogazici’nin kokusunu yolladiniz.
Sizi cok seven ogrenciniz
Nilufer Basaran