DENİZ FENERİ

22 Temmuz 2021

Deniz fenerlerini her zaman hüzünlü bulurum. Çünkü onlar ıssız yerlerdedir ve bekçileri çoğu kez tek başınadır. Dalgaların sesi, fırtına olasılığı ve denizdekilere karşı tek başına yüklenen sorumluluklar bu duygumu güçlendirir. Denizlerde adeta ermişler kadar sabır ve metanet gösteren bu sağlam kalın duvarlı, koruyucu yapıların önemli işlevlerinin yanı sıra sanki kişilikleri de vardır. Fenerlerin bekçileri ise özellikle güçlüymüş gibi görünürler ama yalnızlıkla baş edebilmenin de zorunlu olduğu bir mekânda yaşamaktadırlar. Onlar için sanki denizin içinde ve şefkatin başladığı yerde hüzün ve yalnızlık duygusu iktidarla bir aradadır. Fenerler ve bekçileri geceleri, karanlık uçsuz bucaksız denizlerde yitip gitmişliğin içinde, hüzünlü bir bekleyiş ile tanımadıkları insanlara yardım etmeye çalışırlar. Ayrıca hava durumuna göre aralıklı yanıp sönen fenerin ışıkları yardıma ihtiyacı olmayanlara bile sanki selamlanıyor olduğu duygusunu da hissettirir.

Mimari açıdan bir fenere baktığımızda, her türlü hava koşuluna dayanıklı bir bina görünümündedir; yüksektir ve bir baca gibidir çünkü herkes tarafından fark edilmelidir. Özellikle gece karanlığında sunduğu renkli ışıkları ile denizcilerle bir iletişim dili oluşturmaktadır. Dalgalar kıyıya çarptıkça sanki uzak diyarlardan ona yollanan mektupları ve haberleri getirirler. Fenerin fallus gibi görünmesi, kıyının en uç noktasında olması ve denizdeki tüm gemi ve kayıkları yönlendirmesi/yönetmesi de ayrı bir ruhsallığa gönderme yapmaktadır.

Beni yıllar önce çok etkileyen bir fener, Assos’ta Sütlüce Koyu’nda, içini de görüp bekçisi ile tanıştığım fener olmuştu. Geceleri o fenerin ışıkları değişirken hayal denizinde yüzdüğümü ve içindeki yalnızlıktan hüzün duyduğumu anımsarım.

Fenerler edebiyatçıları ve diğer sanatçıları da etkilemiştir. Çocukluğumda okuduğum Jules Verne’in “Dünyanın Ucundaki Fener” romanını nasıl unutabilirim? Virginia Woolf’un “Deniz Feneri” adlı romanı, İngiliz dilinde yazılmış en iyi yüz çağdaş roman arasındadır. Günümüz yazarlarından Mehmet Anıl’ın, “Geri Gelmemek Üzere” adlı romanındaki tuhaf aşk öyküsünün mekânı da İtalya’da bir deniz feneridir. Fazıl Hüsnü Dağlarca, “Deniz Feneri” şiirinde, “Karanlıkta başlar bir dünya sevgisi,/Deniz feneri parlar,/Talihe aldırmadan kayalar üzerinde” dizelerinde deniz fenerinin sembolik anlamını, önemini ve değerini şiirsellikle vurgulamıştır. Yine “Deniz Feneri” isimli şiirinde Metin Altıok ise, “Ben batık bir geminin/Metruk deniz feneriyim/Gömüldüğünü gördüm/ Denize bir serenin/ Çırpınışını yırtık yelkenlerin” dizeleriyle denizde yaşanan acıları yansıtmıştır.

Osmanlı dönemi ressamlarından Garabet Yazmacıyan, “Fenerbahçe Feneri” isimli tablosunda fenerin, önündeki kayıklar ve arka planda, uzakta gemilerle sanki denizdeki trafiğin düzenleyicisi olduğunu anlatır ve yarı açık, yarı kapalı havanın yarattığı “ambiyans”ı yansıtan renkleriyle karmaşayı ve ikilemli duyguları yaşatır.

Görsel sanatlardan söz edince aklıma gelmemesi mümkün değil, Ahırkapı Feneri’nin kendisinden önce gördüğüm bir fotoğrafı beni çok etkilemişti. Topkapı Sarayı’nın güneyindeki bu ahşap fener, III. Osman zamanında, Mısır’dan gelen bir geminin burada karaya oturmasından sonra, tedbir olarak bu noktaya yapılmıştır.

Deniz fenerleri yaşamımızda farkında olmadığımız boyutta çok yönlü yer tutarlar. Hem görsel olarak ilginç yapılardır, hem bizi denizden koruyan bir kale gibi güven verirler, hem de yalnızlıkla baş etme çabamızın adeta simgesi gibidirler. Benim fenerlere duyduğum ilgi de biraz bu yüzden çoğalmıştır; iktidar olma, güçlü olma duygumuzu okşarken, yalnız kalma kapasitemizin gelişmesini ve yaratma/üretme sürecimizi de simgeledikleri için…

Füsun Aygölü

Yukarı