FOTOĞRAFLAR, ALBÜMLER

22 Ocak 2022

“Aşklarımızdan geriye kalan ne? Bir fotoğraf, eskimiş bir fotoğraf, gençliğimden kalma… O anı ki beni sürekli izler” der Charles Trenet, “Que reste-t-il de nos amours?” adlı şarkısında. Fotoğraf albümleri, yaşadığımız son yıllarda akıllı telefonların ortaya çıkmasıyla önemini yitirmiş, giderek geçmişte kalmıştır. Oysa yaşı kırkın üstündekiler için tarifi olanaksız duygular sandığı, sanal değil somut belgelerle dolu birer bellektirler. Albümler ve içlerindekiler, bebeklik, çocukluk, gençlik ve orta yaşlılıktaki yaşantılarımızın, anılarımızın yansımasıdır.  Kendi fotoğraf albümlerim -bebeklik, çocukluk ve ilk gençlik dönemlerime ait olanları siyah/beyaz, daha sonrakiler ise renkli- topu topu beş albüm. Benimle, ailemle ya da arkadaşlarımla ilgili pek çok anı toplanmış içlerine. Bu satırları yazarken o albümlerin ilki dışında hepsinin benim tarafımdan düzenlendiğini fark ediyorum.  Kaybettiğim, hâlâ görüştüğüm, görüşmeyi unuttuğum veya artık görüşmediğim pek çok kişinin siyah/beyaz ya da renkli fotoğrafları var; bunlara bakarken o zamana dair olayları, kişileri ve anları anımsamak pek çok duygu yüklüyor bana.

Duygularımın bazıları çok hoş, bazıları çok komik ama bazıları da çok yıpratıcı. Çok acıtan anılar da var bazı fotoğraflarda. Yıllarca fotoğrafı çek, filmi banyo ettir ve resimleri bastır sonra da albümlere yerleştir ve böylece nasıl yaşanırsa yaşansın zamanın çok acımasızca geçtiğini yüzüme vuran belgeleri biriktir dur! Rumen asıllı Fransız filozof E.M.Cioran, “Ecartélement” (Parçalanma) adlı eserinde, “Bir insanın değişik yaşlarda çekilmiş fotoğraflarına bakarken zamana niçin büyücü dendiğini sezebiliyorsunuz. Zamanın icra ettiği işlemler inanılır gibi değil; baş döndürücü, gerçekten mucize hepsi, ters yönde mucizeler. Çehreyi bozmakla görevlendirilmiş sadist bir melek, yıkıcı bir büyücü bu.” der.  Evimde, salonumda çerçeve içine konmuş aile fotoğraflarına yer yoktur. Aile fotoğraflarıma iş yerimde de rastlayamazsınız, onlar sadece albümlerdedir ve çok özeldir; belki de bu tarz resimleri önceki kuşakların evlerinde çok gördüğüm için istemiyorumdur.

Görme Biçimleri” kitabında John Berger “görmenin konuşmadan önce geldiğini” belirtir. Çocuk konuşmayı öğrenmeden önce bakma ve tanımayı öğrenir. Ayrıca çoğunlukla sadece baktığımız şeyleri görürüz. Bakmak bir nevi seçme eylemidir. Fotoğrafa bakmak ise, eğer o fotoğraf sana aitse, anı yükü ile birlikte gelir. Hem fotoğraf hem de hatırlanmış olan anı, zaman ile çok yakından ilintilidir.  Anılarda anın dondurulması, fotoğrafa dönüşmesi ve o fotoğrafların kronolojik olarak sıralanması… Sonra da bir birliktelikte veya özlem gidermek için kendi kendimize fotoğraflarla dolu sayfaların ve aralarındaki ince şeffaf pelür kâğıtlarının çevrilmesi eylemlerinin sonucunda yaşadığımız, yarı buruk yarı hüzünlü bir halde geçmişe, anılara dalmak sanırım benim yaşıtlarımın çok sık yaşamış olduğu bir süreçtir.

Başkalarına ait fotoğraflar bizim onların yaşantılarının akışı hakkında da bilgi sahibi olmamızı sağlar. Yakınlarımızı kaybettiğimizde, onların evlerini kapatırken onlara ait fotoğrafları ayırmak, kardeşler arasında bunları paylaşmak kaybettiğimiz kişi ile ilgili bize acıtan duygular yaşatsa da yasımızı hafifletmemize yardımcı olur. John Berger “Bir Fotoğrafı Anlamak” isimli kitabında “Fotoğraf görülmüş olanı kaydederken, daima ve doğası gereği görünmeyene de işaret eder. Sürekliliği olan bir bütünün içinden aldığı bir anı yalıtır, korumaya alır ve sunar” diyerek bu gerçek ile ilgili düşüncelerini aktarmıştır. Susan Sontag her şeyin bir fotoğrafta son bulmak için var olduğunu savunur. Tüm fotoğrafların “Momento mori/ölümü anımsama”ya dair olduğunu belirtir. Beni en çok düşündüren konulardan biri de öldükten sonra onca aile tarihi ve kişisel tarihin eskicilerin elinde bit pazarlarında satılması gibi acıklı durumlardır. Bu albümleri veya fotoğrafları satın alanların aidiyetlerini başkalarının tarihi ile kurma çabaları adeta sahte kimlik arayışı olarak kendini hissettirir.

Enis Batur’un yıllar önce yazdığı “Son Kare” isimli kitap ise fotoğrafların bambaşka bir işlevine yorum yapan ve yaşama dair pek çok düşünceyi sorgulayan oldukça etkileyici bir kitaptır. Batur’un bu eseri, fotoğraf sanatçısı Kaan Çaydamlı’nın çekmiş olduğu mezar taşlarına nakşedilmiş otuz adet vesikalık resmin fotoğrafları üzerinden oluşturulmuş fotoğraflarla ilgili felsefi metinlerden oluşmaktadır.

Vesikalık resimlerden söz edince aklıma gelen bir olay daha vardır. Lise yıllarımda, özellikle son sınıfta, hem yıllık hem de mezuniyet için vesikalık fotoğraf çektirilirdi. O zamanlar Osmanbey’de Studio Artistik, Beyoğlu’nda ise Görçek isimli fotoğrafçılarda mezuniyet fotoğrafları çektirmek çok önemliydi. Biz kızlar önceden kuaföre gidip süslenir, sonra da vesikalık fotoğraf çektirmeye giderdik. Fotoğrafların hem çok daha doğal hem de çok daha önemli olduğu yıllardı…

Ben fotoğraflara tek tek bakmak kadar birçok fotoğrafı bir arada görmeyi, fotoğraf sergilerini gezmeyi de çok severim. Hiç unutmam, yıllar önce Henri Cartier-Bresson’un fotoğraf sergisinde gördüğüm eski Paris fotoğrafları benim için o dönemi çok açık anlatan tarihi bir belge gibiydi. Aklımda yer eden bir başka sergi de İstanbul’dandır. Üç dört yıl önce bir akşamüstü Harbiye’de yürüyüş yaparken tesadüfen Fransız Lisesinin önündeki bir sergi afişini görüp hemen okula girdim. 1940’lardan günümüze kadar çekilmiş olan ve Sipa Press fotoğrafçılarının gözünden değişimi gösteren “Dün ve Bugün Paris” fotoğraf sergisi vardı. Brigitte Bardot, Salvador Dali, Edith Piaf ve daha pek çok ünlünün fotoğrafları çok ilgimi çekmişti. Büyük şehirde yaşamanın avantajı olan böyle sürprizler yaşantıma hep renk katmıştır. Aynı şekilde, yakın zamanda kaybettiğimiz Ara Güler’in Bomontiada’da açılan sergisi de İstanbul’un bir döneminin adeta görsel tarihiydi. Kendisinin özellikle önde vapur, arka planda İstanbul silueti ve uçan martı kompozisyonlu fotoğrafı ile sekiz-dokuz yaş civarında, elinde ekmekler ve süt şişesi tutarak gülümseyen küçük erkek çocuğunun bir yokuşun önündeki fotoğrafı favorilerim arasındadır.

Bazı fotoğraf sanatçılarının bir resim albümü gibi basılan fotoğraf kitapları da çok ilginç gelir bana. Örneğin, Robert Doisneau’nun, içerisinde ünlü şair Jacques Prévert’in fotoğraflarının yer aldığı “Rue Jacques Prévert” fotoğraf albümü böyle bir eserdir ve 1950’li yılların Paris’ini yansıtan siyah-beyaz fotoğraflarıyla insanı hüzünlendirir.

“Savaş fotoğrafları” denince akla gelen ilk isim ise, Macar asıllı efsane fotoğrafçı Robert Capa olsa gerektir. Capa, yirminci yüzyılın ilk yarısının tanığı olarak, İspanya iç savaşından Çin-Japon savaşına, Vietnam savaşından Normandiya çıkarmasına, birçok savaş alanında pek çok insanın belleğine kazınmış, oldukça etkileyici fotoğraflar çekmiştir. Bunların en bilineni, İspanya iç savaşının simgesine dönüşen, elinden kaymakta olan tüfeğiyle kollarını açmış bir cumhuriyetçi askerin vurulma anını ölümsüzleştirdiği fotoğraftır. Kendi ölümünün de Vietnam savaşında bir mayına basarak olması çok trajiktir.

Fotoğraf konusu başka bir görsel sanatın içinde, örneğin sinemada da karşıma çıkıp beni mutlu edebilir. Yakın zamanda seyrettiğim ve hüzünle biten bir birlikteliği, masum arzuları ve çocuksu beğenileri anlatan Ömer Faruk Sorak filmi “Aşk Tesadüfleri Sever” beni çok etkilemiştir. Filmde bir fotoğrafçının oğlu olan Özgür (Mehmet Günsur), babasının ve kendisinin fotoğraflarından oluşan bir sergide çocukluk aşkı Deniz’le (Belçim Bilgin) yıllar sonra karşılaşır ve aralarında bir ilişki başlar. Deniz, serginin afişi olan kendi çocukluk fotoğrafını görerek çok etkilenmiştir. Yani filmin konusu temelini fotoğraflardan alır.

Son yıllarda fotoğraflar cep telefonuyla çekilebiliyor ve bu alanda sosyal medyada bile yarışmalar düzenleniyor; fotoğraf sanatına bu yolla da katkıda bulunuluyor. Örneğin, eşimin çok sevdiğim kardeşi gittiği yabancı kentlerde cep telefonuyla çok güzel ve anlamlı fotoğraflar çekiyor; bunlardan iki tanesi evimin duvarlarını süslemekteler. Fotoğraf çekme  yani gördüğünü sonsuzluğa armağan etme isteği, iyi bir gözlemle ortaya çıkan bir yeteneğin belirtisi diye düşünüyorum. Bir yeteneğin varsa bunu geliştirmek ve bir yandan bundan haz duyarken bir yandan da paylaşmak çok önemli zira insan paylaşarak hem kendini geliştiriyor hem de zenginleştiriyor.

Galiba en çok seyahatlerde fotoğraf çekiliyor çünkü yaşanmış o anlara bir daha geri dönülemeyeceği endişesi ancak söz konusu anları bir kareye hapsetmeyi başardığımız o fotoğraflarla gideriliyor. Kısacası, fotoğraflar ve onlardan oluşan albümler geçmişe dair duygularımızın da sergisi gibiler. Üzerinden çok zaman geçmiş olsa da genellikle iyi anlarımız, bizi mutlu eden anlar ve o anlara dair yaşanmışlıklar ve duygular…

Ama bir yandan da kişisel tarihimizle ilgili pek çok bilgi var o albümlerde. Fotoğraflar yani yaşanmışlıkların ölümsüzleşmiş halleri, anı olmanın yanı sıra geçmişimize dair bilgiler de taşıyor. Kişiliğimize dair belgeler, büyüyüp gelişmemizle ilgili bilgiler, çevremizin değişim biçimiyle ilgili saptamalar da var o albümlerdeki fotoğraflarda. Mesleğimin yan dallarından birisi de fotoğraf okumayla ilgili bilgi sahibi olmak; fotoğrafların belleğinin bize kişiler hakkında verdiği sosyolojik, psikolojik ve mekânsal bilgilerin benim için bu denli önemli ve değerli  olması biraz da bu yüzden galiba…

Füsun Aygölü

2 Yorum

Yukarı