GELİNCİK

7 Nisan 2021

Düşlerimde sık sık gelincik tarlalarında koştuğumu ve uzandığımı görürüm, bu naif duygu içimi sıcacık yapar. Bu kadar kırılgan ve savunmasız bir kır çiçeğinin, üstelik kocaman siyah gözleri ile sanki her an yok olacakmış gibi dururken, böyle çokça bir araya gelip doğa koşullarına inatla direnişi beni hep etkilemiştir. Koparıldığında ve kökünden uzaklaştırıldığında o zar gibi incecik, kıpkırmızı yaprakları dökülüverir, aynen kırılgan kişilikler gibi. Ama bir yandan da mevsim rüzgarlarına ve değişen doğa koşullarına rağmen çoğalıp baharı ilk müjdeleyenlerden biri olacak kadar dayanıklıdır narin ama güçlü gelincikler…

Gelincik görmek bana hep yıllar öncesinden bir anımı hatırlatır. Ada’da, henüz yaz başlamamışken, erken saatte yürüdüğüm yolun yanında, kaldırımın kenarında rastladığım,  taşların arasından çıkmış tek bir gelincik beni hem hüzünlendirmiş hem de şehrin o sürekli değişen tuhaf yapılanmasına inat içime umut doldurmuştu. Ruhumda o gün yarattığı bu ikilemli duyguların da bu çiçek üzerinde bu denli düşünmeme neden olduğunu düşünürüm.

En sevdiğim şairlerden Edip Cansever’in “Gelincikler tek tek göründü mü çayırlarda…” diye başlayan şiiri baharın gelişini çok güzel betimler. Ve gelinciklerden söz açılınca, Monet’nin empresyonist bakışlı tablolarındaki gelincikleri ve şemsiyeli, şapkalı “belle époque” dönemi kadınlarının o tablolardaki gelincik tarlalarında arzı endam edişlerini de ansımadan olmaz.

Fransız şarkıcı Marcel Mouloudji’nin gelincikleri anlatan “Comme un Petit Coquelicot” (Küçük bir Gelincik gibi) adlı şarkısı ve Philippe Claudel’in güzelim filmi “Avant l’hiver”in (Kıştan Önce) bana gelinciklerle ilgili hep aynı şeyleri düşündürür. Filmin sonunda, orta yaşlı Daniel Auteuil ile genç Leila Bekhti arasındaki kırılgan platonik ilişkinin sona erişi narin gelinciklerin kaçınılmaz sonunu çağrıştırır ve çok duygusal olarak yansıtılmıştır. Andrea Bocelli’den dinleyerek sevdiğim, gelincikleri ve yalnızlığı anlatan “Amapola” aryası ise beni alıp gelincik tarlalarındaki yalnızlığa ve hüzne götürür.

Çocukluğumdan anımsadığım bir gelincik imgesi de damağımdaki bir lezzettir; gelincik şerbeti. Eskiden evlerde gelincik şerbeti yapılırdı ve hatırladığım kadarı ile özellikle akşamüstü serinlikte, tıpkı limonata gibi soğuk tüketilen ve sık sık da ikram edilen bir içecekti. Böyle artık tükenmiş olan bazı gelenekleri ve unutulmaya yüz tutmuş lezzetleri anımsadıkça, bunları çağrıştıran gelinciğin neden bana hep boynu bükük göründüğünü de doğrusu daha iyi anlarım.

Uzak bir diyarın farklı kültüründe ise gelincikler bambaşka şeyler çağrıştırır. Japonlara göre, gelincik “dünü var ama yarını yani geleceği belirsiz” olarak yorumlandığı için insan yaşamını simgeler. Eski zamanlara dayanan başka bazı efsanelerde ise savaş meydanları, üzerlerine saçılan kandan ötürü gelincik tarlalarına dönüşmüş olarak nitelendiği için gelincik zaman zaman savaş karşıtı bir metafor olarak da karşımıza çıkar.

 

Füsun Aygölü

 

 

Yukarı