GÜL

25 Temmuz 2022

Gül denilince aklıma nedense gülmek fiili geliyor, yani güzel bir duygu ifadesi. Ama gül pek çok duyguyu simgeleyen bir çiçek. Kokusu, renkleri ve çeşitliliği ile biraz da kafa karıştıran, aşkı, erotizmi ve çapkınlığı çağrıştıran bir çiçek. Bana naif olmayan bir yanı da var gibi gelir. Ama akıl çelici ve albenisi olan yeni tabirle trendi yüksek bir çiçek. Biraz da sanki fazla kendini beğenmiş ya da kendinden çok emin… Belki de bu özellikler çocukluğumdan beri çevremdeki büyüklerin güle dair söylediklerinin özetidir.

Çatı bahçemdeki üç çeşit gülden Martta en erken açanı çardak gülüdür. İki yıl önce annemin rahatsızlığının başladığı günlerde yeşeren ilk yediveren gülüne kıyıp anneme götürmüştük. Gerçekten vazoda onu kaybettiğimiz güne kadar solmadan durdu. Benim için çok acıtıcıydı, belki de bu yüzden gülü ancak iki yıl sonra yazabiliyorum.

Mayıs ayında güller coşar ve benim ensemde doğumdan küçük bir gül lekesi vardır, Mayısta kıpkırmızı olur. Bakımı çok zor olmayan, kokusu hoş bu çiçeğin geçmişimden gelen başka bir değeri daha vardır. Bir tatil zamanı, büyük olasılıkla yaza rastlayan bir şeker bayramında üç gün boyunca şimdi hayatımı paylaştığım o zamanlar erkek arkadaşım Bebek’ten her gün ayrı renkte bir gül hediye etmişti, çok romantikti. Gülün pek çok çeşidi var ama benim favorim bordoya kaçan kırmızı, kadife gibi yumuşacık ve keskin kokulu klasik güllerdir. Ayrıca ilgimi çeken sihirbaz gülleri ise sarı-bordo kırçıllı olup bazen aynı kökten hem bordo, hem sarı hem de beyaz açan çeşitleri vardır. Yıllar önce eşim askerdeyken onu ziyarete gitmiştim. Bir gül cenneti olan kentte sokaklara gül ve gül suyu kokusu hâkimdi. Dükkânlarda gül yağı, gül suyu, gül reçeli gibi gülle ilgili her şeyi gördüğümü hatırlarım.

Gülün tarihi çok eskilere dayanır. Mezopotamya kil tabletlerinde gül resimlerine ve beş bin yıl önce Kuzey Avrupa’da gül yetiştiriciliğine dair belgelere rastlanmıştır. Tarihçilere göre gül suyu ilk kez Babil döneminde kullanılmıştır. Mezopotamya’dan sonra gül Girit’te, Knossos Sarayı’nda, M.Ö.1600’lerden kalma bir duvar freskinde görülmüştür. Mısır’da gülü M.Ö. 1400’lerde hiyeroglif yazısı ile tanımlamışlardır. Kleopatra ise güzellik banyolarında süt ile gül yapraklarını birlikte kullanmıştır. Marcus Antonius’un Kleopatra’nın ayaklarına gül yaprakları döktürttüğü ve gülü afrodizyak olarak kullandığı bilinir. Mitolojik öykülerde ise tanrıların el ele verip gülü birlikte yaratıkları söylenir. Gül, Helenistik dönemden sonra Roma İmparatorluğu döneminde iyice popüler olmuştur. Sadece çiçek olarak değil, tedavi (antiseptik/antibakteriyel) ve güzellik amacıyla, suyu, yağı gibi türevleri nedeniyle de yaygın olarak kullanılmıştır. Efsanelere göre Afrodit en sevdiği çiçek olan gülü oğlu Eros’a hediye etmiş, o da gülü sessizlik ve sırlar tanrısı Harpocrates’e vermiş, böylece gül, aşk, sessizlik ve gizliliğin simgesi olmuştur.

Gül pek çok ressama da esin kaynağı olmuştur. Gerçeküstücü Belçikalı ressam Rene Magritte’in  “Evrende Bir Gül” adlı tek ve sapı olmayan uçuk pembe gülü ve “Kalbe darbe” ismini verdiği yine pembe gülü köküne saplanmakta olan bıçakla oldukça etkileyicidir. Auguste Renoir’ın 1915 yılında yaptığı “Sarışın ve Gül” tablosunda saçına pembe bir gül takmış ve arka planda güllerin de olduğu hüzünlü bir güzeli görmekteyiz. İspanyol ressam Pablo Picasso’nun yaşamında gül dönemi önemlidir, çünkü modern sanatın gelişiminde etkisi büyüktür. Yoksulluk, hüzün, yalnızlık ve umutsuzluk temalarını mavi tonlarında resmeden Picasso gül döneminde, kırmızı, turuncu, pembe ve toprağın canlı tonları ile neşeli duyguları, palyaçoları ve karnavalı imgeleyen hoş tonlarla resmeder. Picasso’nun en çok bilinen tablolarından “Çiçek Sepetli Genç Kız” ve “Pipolu Çocuk” tabloları gül dönemi eserleridir. Henri Matisse’in beyaz gülleri resmettiği “Bahçe” adlı, 1987’de Stockholm Modern Sanat Müzesi’nden çalınan tablosu ise 26 yıl aradan sonra yakın zamanda bulunmuştur.

 

Gilbert Bécaud’nun “L’important c’est la rose / Önemli olan güldür” şarkısı gençlik yıllarımdan beri çok sevdiğim şansonlardandır. Yine eskilerden Bora Ayanoğlu’na ait “Güller ve Dudaklar” şarkısı hala güncelliğini korumaktadır. Necip Mirkelamoğlu’na ait, Türk sanat müziğinin eşsiz bestelerinden “Gül ağacı değilem, her gelene eğilem”, rast makamındaki şarkıyı Nesrin Sipahi yorumundan dinlemek geçmiş günleri hatırlattığı için bana hem hüzün verir, hem de romantik sözleri ile bugün bile içimde kıpır kıpır duygular canlandırır. Çocukluğumdan beri her dinlediğimde dans etme isteği uyandıran Dede Efendi’ye ait “Yine Bir Gül Nihal” vals ritminde bir şarkıdır.

Umberto Eco’nun 1980’de yazdığı ilk romanı “Gülün Adı” ortaçağ İtalya’sında, Torino yakınlarında dağlar üzerinde kurulu Sacra Di San Michele manastırında öldürülen bir keşişin cinayet soruşturması çerçevesinde gelişen olayları anlatır. Roman yazarın ortaçağ Avrupası ve ortaçağ felsefesi hakkındaki derin birikimini yansıtırken son derece de günceldir. 1986’da Jean-Jacques Annaud’nun yönettiği ve ünlü oyuncu Sean Connery’nin başrolünü oynadığı bu romanın filmi roman kadar güzeldi. Oscar Wilde’ın  “Gül ve Bülbül” adlı eserinde romanın kahramanı “Ah, nasıl da küçük şeylere bağlı aşk! Bilge kişilerin aşk hakkında yazdığı her şeyi okudum, felsefenin bütün sırlarına sahibim, yine de bir kırmızı gül yüzünden mahvoldu hayatım” der. Bülbül ise onu “İşte sonunda gerçek bir âşık, geceler boyu şarkılarımda onu söyledim, onu hiç tanımadan” diye yanıtlar. Antoine de Saint-Exupéry, Küçük Prens adlı, benim en çok sevdiğim eserinde “Gülün için kaybettiğin zamandır sana gülünü bu kadar önemli kılan” diyerek zaman ve önem arasında bağ kurarak gül üzerinden felsefi bir yorumda bulunur. Alfred de Musset ise “Hayat öyle bir güldür ki her yaprağı bir hayal, her dikeni ise bir gerçektir” der.

Edebiyatta gül doğal olarak şairlerin de ilgisini çekmiş, Selahattin Yolgiden, “Gül” adlı şiirinde “…ne vardı özleyecek, geçen yaz bize yeterdi. hep/ güller üzerine yemin ederdin, güller seni kıskanıp/ yaprak dökerdi. Her çiçekten bir yaprak başında,/  bahçede çiçeklerin ecesi… her nâmesini ezberlemiştik/ nasıldı o şarkı: yine bu yıl ada sensiz… Heybeli’den vapurlar/ kalkardı, sen gül kokardın, güller kıskançlıktan çatlardı./ yalnız yazları gülerdin, yazdan daha güzeldin.” der. Edip Cansever, “Gül Kokuyorsun” adlı şiirini, “…Öyleyse dostlar bırakın bu yalnızlıkları/ Bu umutsuzlukları bırakın kardeşler/ Göreceksiniz nasıl/ Güller güller güller dolusu/ Nasıl gül kokacağız birlikte/ Amansız, acımasız kokacağız/ Dayanılmaz kokacağız, nefes nefese.” dizeleriyle bitirirken gülü bir umut simgesine dönüştürür.

Her yıl baharın en güzel ayı olan Mayısın ilk haftasında, Hıdrellez sırasında bahçemdeki gül ağacına dileklerimin resmini çok basit olarak çizip asarım ve mutlaka ertesi gün de çıkarır suya atarım, bu bir ritüeldir. Aslında baharın benim için en önemli ayına “Merhaba” derim ve yıllardır bu dileklerim değişmez. Gül Mayıs ayında coşar, Mayıs benim en sevdiğim aydır, yaşama bu ayda başlamışımdır, açan güllerle coşkularım ve neşem artar.

Füsun Aygölü

 

Yukarı