
Görüntülenme Sayısı: 20
İstanbul’da yaşayıp da onu “Kentlerin Ecesi” tanımı ile nitelendirmemiş olmak mümkün mü? En azından benim için; hayır… İstanbul; Ece Kent! Kentlerin en dişisi… Nereye gidersem gideyim, beni asıl geri çağıran kent hep o değil mi? Diğer kentlerden farklı olarak, beni sadece keyif almaya ve yaşamda farklı yeni tatlar bulmaya da çağırmıyor üstelik. Hayat gailesine, hayal kırıklıklarına, unutmak istediğim her şeye ve yaşadığım tüm acılara da geri çağırıyor… O benim içerisinde yaşantımı kurduğum kent çünkü, çalıştığım, hastalandığım, sıkılınca kaçıp uzaklaşmak istediğim kent, benim kentim… Kuytularında saklı nice sırları ezbere biliyorum ve karmaşasını seviyorum; damarlarımda gürül gürül aktığını hissediyorum… Yokuşlarından taze bir nefes gibi Boğaz gözüken, kuşları tarihe dair öyküler anlatan, ara sokaklarında üç pula hayatlar satılan, inanılmaz bir biçimde hiç bitip tükenmeyen ve sürekli kendisini küllerinden yaratan kent… İstanbul; benim İstanbul’um… Yalnız beni değil, bir kez içerisine girme izni verdiği herkesi bir gün mutlaka geri çağıran eşsiz kent…
Her geri dönüşte, tuhaf bir biçimde, nasıl olup da uzaklaştığıma şaşıyorum galiba İstanbul’dan… Ve sevdiğim, özlediğim, mutlaka arayıp bulduğum ve tanımak ateşiyle yandığım tüm kentlere ve tüm keşfedip sevme maceralarına rağmen, İstanbul’a dönmenin, dünya kentlerinin “ecesinde” yaşadığını bilmenin mutluluğunu hiçbir şeye değişemiyorum…
Her gittiğim kente, aslında içimde İstanbul’un çağrısını hep duyarak, geri döneceğimi bilerek gidiyorum tabii ve her geri dönüşte İstanbul’a duyduğum özlem, sanki geçeceğine artıyor.
Yanlış anlaşılmasın sakın; öyle İstanbul’da yaşamayı kolay buluyor falan değilim. İstanbul’a ait çirkinliklerin, kötülüklerin, pisliklerin elbette farkındayım; hiçbirisini romantize edip görmezden falan da gelmiyorum. Ben de orada yaşayanların neredeyse tümü gibi, birçok yönünü iğrenç, hatta dayanılmaz buluyorum İstanbul’un, pek çok külfetinden bıkıyorum;
garip bir biçimde dünyada yalnız İstanbul’a ait olan (ya da bana öyle gelen) inanılmaz sayıdaki mantıksızlığının pençesinde inliyorum. Ama bunların hiçbirisi, onu bir ece kent olarak kabul etmeme ve gerçek bir aşkla sevmeme engel olmuyor.
Ben, İstanbul için “…her zaman başlangıçların ana kenti olarak kabul ettiğim İstanbul…” diyen Amin Maalouf’a katılıyorum. Benim için de pek çok anlamda başlangıçların ana kenti İstanbul… Uygarlığa, olgunluğa, sevmeye, mücadeleye, yaratmaya, yok etmeye, merak etmeye; kısacası yaşamaya başlamanın ana kenti… Hani derler ya, “Bundan başka İstanbul yok” diye; bunun anlamı da aşağı yukarı aynı olmalı. Yeryüzünde çok az sayıda bu denli zengin bir yaşam karmaşasına sahip olan kent var; onlardan birisi de İstanbul ve insan burada rastlayamazsa aradığına başka nerede daha fazla şansı olabilir?
Ben sanırım bu İstanbul tutkusunu zaman zaman abartıp sevgili kentimi, onu layıkıyla yaşamayı beceremeyenlerden veya bunu denemeye bile cesareti olamayanlardan gelen haksız saldırılara karşı, sokak kavgasında köşeye kıstırılmış evladını koruyan anneler gibi savunmaya koşuyorum. Bazen kendime bile, “ne yapalım”, diyorum; “büyük başın derdi de büyük olur; olduğu gibi kabullenip sevmek gerek bu kenti…” Evet, hem vakur hem rezil ama; yapacak bir şey yok, bunu onun için seviyoruz biraz da…
“İstanbul’u layıkıyla yaşamayı beceremeyenler ve bunu denemeye bile cesareti olamayanlar” deyince, ister istemez aklıma takılıyor benim; bu kenti “başaran” başka bir kentte kaybolabilir mi? Sanırım çok zor; İstanbul’u başaran insan, yeryüzünde hemen her yeri ve her tür yaşamı belirli bir oranda başarır herhalde… Yeter ki, “başarmak” anlamlı bir biçimde tanımlanmış olsun… Nasıl bir güven ve “zafer kazanmışlık” duygusu verir insana, İstanbul’da kaybolup gitmeden, adam gibi keyif alarak “yaşamayı” başarmak, düşünsenize…
İstanbul’un bu özel çaba gerektirir durumu bazen ve bazı insanlar için yorucu olabilir, farkındayım. Bunu beceremeyenler, sıradan ve kolay bir şeyi becerememiş olmazlar yani. Zaten bu yüzden de becerebilenlerin kendisini özgün hissetmeye eğilimi (ve söz aramızda, bana sorarsanız, hakkı da) vardır. Ama bu noktada kendime hep sorduğum ve cevabını baştan vermiş olduğum bir soruyu paylaşmak isterim sizinle… Eceler doğuştan biraz kaprisli olmaz mı ve olmamalı mı zaten? Aksi takdirde, tatsız tuzsuz, sıkıcı ve bıktırıcı bir sıradanlıktan nasıl kurtulur insanoğlu?
Güzin Yalın