Konuşanlar Konuşulanlar

17 Ocak 2022

Tartışmayı, kırıcı sözlerle karşılıklı atışmayı hiç sevmem. Seven var mıdır, onu da bilmem desem, doğru olmaz. Bence vardır. Ne tartışmanın taraflarından biri olayım ne de bir tartışmanın izleyicisi… İkisinden de büyük büyük söylüyorum, nefret ederim. O kadar sevmem, o kadar nefret ederim ki, hep derim, küçücük, beş yaşında bir çocuk bile beni ağız dalaşında yenebilir. Kelime dağarcığımda söylenmesi gereken sözcüğü bilememek gibi bir sorun yok ama o anda, onu bulamak gibi bir sorunum var. Neden mi? Alışkın olmamaktan…

Ben hedef olsam ve sözlü saldırı bana yapılsa, biliyorum, kendimi toplayamam, bir türlü düzelemem. Öfkelenip aynı şeyi, karşımdakine yapacak kadar kötü biri olmayı aklıma bile getirmek istemiyorum. Karşıt düşüncede veya karşı tarafta olan kişilerin, birbirlerini yeterince incitebilmek için, konuşmanın arasına özellikle hakaret türü sözcüklerden serpiştirmeleri de işin bir başka boyutu… Bence herkesin dağarcığında, kendine göre, öteki hakkındaki düşüncelerini ifade etmek için yeterli sözcük vardır. Eğer karşıtlığını, hakaret sözcükleriyle gösterme yoluna gidiyorsa, kanımca, bu onun düşüncelerini kibarca ifade edebilmekteki yetersizliğini gösterir.

Geçmişte, daha henüz emekli olmamışken, bir gün öğle tatilinde öğretmen odasındaki uzun masanın etrafında, birkaçımız dinlenmek için oturuyorduk. Birbirleri hakkında hissettiklerini hiç saklamayan iki sivri dilli arkadaş, masanın her iki ucundan kendilerini tutamayıp yine atışmaya başladılar. Rastlantı ya, ben ikilinin ortasında oturuyordum. En acıtıcı, en sivri sözler, karşıdan karşıya fırlatılıp duruyor. Bir ara fark ettim ki, masanın üstüne kapanmışım, bilinçsizce, içgüdüsel olarak… Sözler bana değmesin, üzerimden geçip gitsinler diye, kendimi korumaya almışım! Aklımın başıma gelmesiyle, dışarıya, koridora çıkmam bir olmuştu.

Komşumun başarılı bir iş insanı olan kızı, çalıştığı kurumda, işleri kolaylaştırıcı bazı uygulamalar yapınca, bu fark edilmiş ve daha iyi bir pozisyona getirilmiş. Geçen gün bana telefon etti. Geçmişte Türkçe öğretmeni olduğumu bildiği için, karşılaştığı bir durumu, bir kez de bana sormak istemiş:

Yeni atandığı birimde de kısa zamanda gözle görülür geliştirmeler oluşturunca, durum, en tepedeki kişi veya kişiler tarafından fark edilmiş ve yapılan ilk toplantıda, bu gelişmeler için yeri geldikçe, ona teşekkür edilmiş. Her teşekkürde, başarısından söz eden kişiye, “Estağfurullah efendim,” deyince, etrafındakiler gülümsemişler. Üzülmüş, “Böyle demekle yanlış mı yapıyorum hocam,” diye bana sordu.

Ben de o gülenlere üzüldüm, günümüzde ince olmanın, nazik olmanın, yol yordam biliyor olmanın, bunları önemsemeyenler tarafından hafife alınmasına kim üzülmez ki?

Genel kuraldır, insan hangi işi yapıyorsa, o konuda donanımlı olmalı, zamanla ortaya çıkan eksikliklerini de tamamlamalıdır. Söz gelimi politikacıları düşünelim. Her halleriyle, bulundukları pozisyonda, milletin kaderini, geleceğini etkileyeceklerine göre, daha yola çıkarken bilgi açısından donanımlarının yanında, sonsuz bir yurt sevgisine, parlak bir zekâya ve örnek alınacak ahlâkî değerlere sahip olmaları gerekir, diye düşünülür. Son zamanlarda, elimde değil, aklımı bir soru kurcalıyor:

  Yukarda saydıklarımın yanında, bir de, argo, küfür ve sokak jargonu denen tarzda konuşmanın eğitimini de alıyorlar mı acaba? Kendi adıma söyleyeyim, minik bir çocuğum olsa, onun tertemiz kulaklarının kirlenmemesi için haber saatlerinde televizyonu açmam ki, politikacıların karşılıklı tartışmalarında kullandıkları sözcükleri duymasın. Tabii genelleme yapmamam, herkes böyle konuşuyor, diyemem. İnceliklerin, zarafetlerin yıllarıyla, geldiğimiz günleri karşılaştırınca, içinde yaşadığımız zamanı hazmetmek, öyle zor ki! Ben yaşım nedeniyle bundan sonra ne duyduklarımdan, gördüklerimden ne de duyacaklarımdan, göreceklerimden etkilenir, söylenenlere kapılırım; yalnızca üzülürüm. Korkum, yetişenler ve yetişecekler adına…

Küçükken pek sosyal bir çocuk sayılmazdım. O zamanlar, bugünün kız çocuklarının pek sevdikleri “Barbie evleri” yoktu. Babamın yaptığı, içine sığabildiğim sökülür takılır minik evimde, oyuncaklarımla kendime bir dünya kurmuştum. Bebeklerimle, tavşanımla bir küçük aileydik. Hatta benim için bebekler ve tavşanlar, oyuncak olmaktan bir adım ötedeydiler. Derken bu ekibe bir ayı katıldı, sevimli mi sevimli… Yalnız bir sorun vardı:

Çocuktum ama insanların kızdıkları ya da alay etmek istedikleri kişilere hakaret etmek için “ayı” dediklerini kaç kez duymuştum. Karar veremiyordum, oynarken oyuncağıma ayı diye seslenirsem, onu incitmiş, kalbini kırmış olmaz mıydım? Sonunda çareyi buldum; bu papyonlu şirin şeye, “ayıbey” diyecektim. Annem babam, “ayıbey” adını pek sevdiler. Kısa zamanda bu ad, dayılarım, amcalarım, halalarım ve onların çocukları arasında pek tutuldu. Artık bize geldiklerinde yanağımı okşayıp beni severlerken, bir de, oyuncak ailemin yeni bireyi ayıbey’in hatırını soruyorlardı.

Herkesin fikrini sormak istiyorum da bir türlü cesaret edemiyorum.

Yeniden, insanı insan yapan değerlerin önem kazanmaya başlayacağı günler, geri gelebilir mi? Yoksa umutlanmak, dayanılmaz bir düş kırıklığına neden olabilir mi? İşte orasını bilemiyorum.

Ayla Özberk

1 Yorum

Yukarı