KUĞU

3 Kasım 2021

Kuğular bana her zaman beğenilmeyi ve zarafeti çağrıştırmıştır. Kuğu ile ilgili ilk aklıma gelen, çocukluğumu geçirdiğim evde masanın üzerinde biblo olarak duran beyaz porselenden yapılmış bir nesneydi; daha sonra da vitrinde duran kristal bir kuğu ona eşlik edecekti. Gençliğimde Ankara’da, Tunalı Hilmi’de kış sonuna doğru kaldığım otelin yakınında, Kuğulu Park’ta canlı olarak gördüğüm kuğuları ise izlemeye doyamamıştım. “Nasıl da sakin ve zarifler” diye düşünmüştüm. Bir başka kez gittiğimde de sanırım vaktim boldu ve hava daha sıcaktı ki parkta oturup onları daha uzun süre seyretmek şansım olmuştu. Bana ne kadar huzur verdiklerini hala hatırlarım. Yıllar sonra yurt dışında gittiğim bir göl kenarında ise onların toplu yüzüşleri, gölün berraklığı ve sabah ayazı çok hoşuma gitmişti.

Kuğuların gerçek görüntülerinin yanı sıra, sanattaki yansımalarını izlemek de benim için her zaman unutulmaz mutluluk kaynağı olmuştur. Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi’nde seyrettiğim Çaykovski’nin “Kuğu Gölü” balesi anılarımda taptazedir, mesela. “Kuğu Gölü” balesi sihir, trajedi ve romantizmi dört ayrı perdede anlatan bir aşk hikâyesi ile ilgilidir. Çaykovski’nin 1875 yılında yazdığı ilk bale eseridir ve ilk kez Bolşoy balesi tarafından Moskova’da sahnelenmiştir. Rus aristokrasisinden Prens Siegfried ile Odette arasındaki aşkı anlatır. Odette bir büyü sonunda kuğuya dönüşmüş bir prensestir. Gündüzleri kendi gözyaşından oluşan gölde yüzer, geceleri ise güzel bir prenses olarak dolaşır. Üstelik onu bu hale getiren büyücünün kızı ile de ikilemli bir durum yaşamaktadır. Büyücünün kızı Odile ve prenses Odette aynı fiziği paylaşırlar ama iki ayrı ruh özelliğine sahiptirler: Kötü ve iyi ruh. Odette’in bu karışıklığı düzelten Prens ile mutlu sonu kısa sürer ve bale trajik biçimde biter. Eser boyunca, sahnede beyaz tütüler içinde, tıpkı kuğuları anımsatan balerinlerin zarafeti, dans içindeki uyumları, balenin konusu nedeni ile tutkuların sahneye yansıyışı bana olağanüstü duygular yaşatmıştı. (Ayrıca, o dönemin Kültür Merkezi’nin fuayesinde bile yaşanan duygular ve davranışlar da anılmaya değer elitist bir havadaydı.)

Sanat dünyasında beni çok etkileyen bir başka kuğu da sinema dünyasından olmuştur: “Siyah Kuğu” (Black Swan) adlı Darren Aronofsky’nin yönettiği 2010 yapımı film, “Kuğu Gölü” balesinin bir tiyatroda sahneye konuşu sırasında yaşanan hırsları, ikilemli duyguları, hayal kırıklıklarını ve kadınsı rekabeti anlatmadaki başarısıyla bizi büyüler. Natalie Portman’ın Nina rolündeki oyunculuğu da çok başarılıdır.

Bu eserlerin ikisinde de tabii ki kulağımdan eksik olmayan eşsiz müzik, yaşadığım mutluluğun en önemli nedenlerindendir. Ama müzik alanında da kuğuların ilham verdiği eserler bununla kısıtlı değildir. Örneğin, Camille Saint-Saens’ın dinlemeye doyamadığım “Hayvanlar Karnavalı” adlı eserinden “Kuğu” parçası da romantik müziğin başyapıtlarındandır.

Kuğular tabii ki ressamların da ilgi alanında olmuşlardır. 16.Yüzyılda yaşayan Leonardo Da Vinci, “Lada ve Kuğu” isimli tablosunda Yunan mitolojisinden etkilenmiştir. Tabloda, Tanrı Zeus’un kuğu şeklini alarak, Sparta kralı Tyndareos’un bir nehir kıyısında yıkanmakta olan karısı Kraliçe Leda ile girdiği ilişkiden oluşan iki yumurta, Leda ile birlikte resmedilmiştir. Bu tablosu ile Leonardo Da Vinci annelik rolüne duyulan özleme ve kadınsı arzulara gönderme yapmaktadır. Tablonun ilginç de bir öyküsü vardır çünkü aslında Leonardo’nun bu tablosu kayıptır. Cesare Da Sesto adlı bir ressam tablonun taklidini yapmış olmasa, varlığı hiç bilinmeyecektir. Çok sevdiğim ressamlardan Joan Miro, “Kuğu Geçişi” adlı tablosunda ışık saçan bir gölün kıyısındaki kadınları resmetmiştir. Bu tablo Miro’nun olgunluk dönemi eserlerindendir. Ressam, kadın ile kuğu, doğa, erotizm, cinsellik, annelik temalarını Katalan kültürüyle yoğurmuş ve hepsini birlikte resminde ifade edebilmek için düşleri, bilinçdışını ve serbest çağrışımı kullanmıştır. Hollandalı, 17. yüzyıl ressamı Jan Asseljin’in “Tehdit Edilen Kuğu” adlı tablosunda kuğunun ise, boynundan çok bedeni ve kanatları ön plandadır. Tablo kuğunun yuvasını bir köpeğe karşı savunuşunu resmeder. Bu tablo bir sonraki yüzyılda, öldürülen Hollandalı devlet adamı Johannes de Witt’i simgelediği ileri sürülerek siyasi bir imge haline getirilmiştir.

Kuğuların görsel sanatlardaki yerinden söz edilince, görüntüleriyle ilgili bir başka özellik daha aklıma gelir. Aslında, kuğular zarafetleri ve duruşları ile dikkat çekici olduklarından mıdır yoksa hep beğenildikleri düşünüldüğünden midir, psikolojide narsistik yapı özelliklerini çağrıştırırlar. Belki “Kuğu Gölü” balesinin de bunda etkisi vardır. O uzun boyunları ve naif edalarıyla etrafta salınırken yarattıkları görüntü, tavus kuşları kadar ilgi çekmekte ve beğeni kazanmaktadır.

Edebiyata gelince… Charles Baudelaire’in ünlü eseri “Elem Çiçekleri”nde yer alan şiirlerden birisi de “Kuğu” adını taşır. Baudelaire, 1860’da yazdığı bu şiiri, o tarihte Guernesey adasında sürgünde olan Victor Hugo’ya atfetmiştir. O sıralar Paris kenti büyük bir değişim geçirmektedir. Binalar yıkılmakta, geniş bulvarlar açılmakta, eskiye ait ne varsa yok olmaktadır. Baudelaire, daha önce hayvanat bahçesinin olduğu yerde, kafesinden kaçmış bir kuğu görür. Hayvan kurumuş bir derenin kenarında, bir damla suya hasret, toz toprağa bulanmış, yüreğinde doğduğu güzel gölün anısı, göğe bakarak, “Su, ne zaman yağacaksın? Yıldırım, ne zaman düşeceksin?” diye sormaktadır. Şair Louvre’un önünde, garip hareketleriyle, bir sürgün gibi komik ve olağanüstü duran kuğusunu düşünür ve der ki, “Eski Paris yok artık; bir kent bir ölümlünün yüreğinden daha çabuk değişiyor, ne yazık ki.” Paris değişmektedir ama şairin melankolisinde değişen bir şey yoktur; “Anıları kayalar kadar ağırdır”.

Öte yandan, Lev N. Tolstoy’un çocukluğunu anlattığı öykülerinden “Kuğular”da gerçek arkadaşlık ve umut işlenir. Bir başka coğrafyanın yazarı Andersen’in “Yaban Kuğuları” adlı masalı ise, üvey annesi tarafından büyü yapılarak kuğuya çevrilip on bir erkek kardeşiyle bir çiftçinin yanına verilmiş iyi kalpli bir kız çocuğunu anlatır. Gudberger Bergsson’un “Kuğu” adlı romanı da mucizeler ve maceralarla donanmış bir edebi yolculukta, dokuz yaşında bir kızı anlatır. Bu roman, 1991’de İzlanda ve 1992’de İskandinav edebiyat ödüllerini almıştır.

Kısacası kuğular, metaforik özellikleri olan, bu yüzden mitoloji ve ruhsal dünyada çok kullanılıp yorumlanan, narsistik yapı özelliklerini simgeleyen, sanata dair her alanda ilgi uyandırmış, zarif ve naif hayvanlar olarak yaşantımızdadırlar.

Füsun Aygölü

Yukarı