O Gece Dolunay Vardı

2 Mayıs 2021

Hava artık geç kararıyordu. Çarşamba günü, üzerinden son bir kez geçmek üzere toplandıklarında kararlaştırmışlar, iskeleden hareket için, saat dokuz uygun olur, demişlerdi. O gece dolunay olacaktı. Birkaç yıldır, Kanlıcalı bir grup müziksever, yaz akşamları dolunay olduğunda, kayıkla dolaşıp Boğaz’ın şöyle bir pasını siliyorlardı. Hanendeler, sazendeler derken, ekip epey kalabalıktı. E dönem, o dönem; her evin çalanının, söyleyeninin olduğu yıllar… Kimler yoktu ki bu sanatsever grupta! Her biri diğerinden değerli ustalar ve onlara ayak uyduran, onların yolundan giden hevesli, yetenekli gençler… Darülelhan Müdürü Santuri Ziya Bey, ekibi büyük bir disiplinle çalıştırıyordu. Onlar, bir araya geldiklerinde coşup da iki şarkı patlatanlardan değillerdi. Herkes temmuz, ağustos aylarında dolunaylarda yapılan bu Boğaz turlarına, bir konser ciddiyetiyle hazırlanırdı. Hiç kimse böyle bir toplulukta uyarılmayı ya da topluluk dışına itilmeyi istemezdi. Kanlıca’ya komşu köylerde ve karşı kıyılarda oturanlar, bu dolunay gecelerini bilirler, hiç kaçırmazlardı. O gecelerde sofralar rıhtımlara hazırlanır, tepelerdeki köşkler bile pencereler açık beklerlerdi. Ola ki Kanlıcalılar, onların yalılarının önünü seçti de orada demirlediyse, değmeyin o yalıda oturanların keyfine!

Kaç gün öncesinden, Ekrem Beylerin evinde hazırlık başlamıştı. Karısı Zehra Hanım, alışkanlık haline getirmişti, bu müzikli toplantılara giderken gelinini süslemeye bayılırdı. Kim bilir, kız çocuk özlemi midir, nedir işte! Müeyyet’e pek özenir, onu bebek gibi süslerdi. İyi terziydi; dikişi, vaktiyle Bolşeviklerden kaçıp gelen soylu bir Rus madamın Kanlıca’da açtığı kursta öğrenmişti. Avrupai dikerdi. Müeyyet de Müeyyet’ti hani… Allah’ın özene bezene yarattıklarından! Hele bir gözleri vardı, haktan sürmeli, cihan yandı gözleri, baktı mı karşısındakinin ciğerine kadar işleyen gözler… Zehra Hanım bu gece ona, bordo rengi kalın bir ipekliden şömizye havasında bir elbise dikmişti; yaka ve manşetleri aynı renkte ipek dantelden. Zaten elbiseye ilk bakıştaki spor görünümün altından şık havayı veren de o yaka ve manşetlerdi.

Gelininin aksine ufak tefek, gösterişsiz bir kadın olan Zehra Hanım, çok tatlı dilliydi; bir konuştu mu, hani bir oda dolusu insanı ağzının içine baktıran türden; dil mi güzel, dilber mi güzel, dedirtenlerden… Üstelik de zeki!

Müeyyet, bir yandan elbisesini ütülüyor, bir yandan da hocanın bu gece için repertuara aldığı, komşuları Kaptanzade Ali Rıza Bey’in şarkısını mırıldanıyordu. Hoca geçen gün derste ona, “senin sesin alto” demişti. Ne diyeceğini bilememiş, mahcup mahcup gülümsemişti. Bir yandan da içinden unutmamak için “alto, alto” diye tekrarlıyordu. Dönüşte eniştesine sordu. Enişte anlayışla baktı, gülümsedi:

“Kalın bir kadın sesi,” dedi, “iyi bir şey!”

Eniştesini baba gibi sever, sayardı. Ekrem Bey, ufak tefek, sessiz, ağırbaşlı bir adamdı. Sirkeci’de Büyük Postane’de çalışıyordu ama işten geri kalan zamanında, öğrencileri vardı, ut dersi veriyordu. Bazen karı koca karşılıklı çalarlardı. Zehra, daha gencecik bir kızken, babası ona ta nerelerden pelesenk ağacı getirtmiş, Galip Usta’ya ut yaptırtmıştı. Utun karın boşluğunda Udi Galip Bey mamulatıdır, yazan bir etiket vardı.

Şimdilerde, hocası Ziya Bey’e özenip santur çalmaya başlamıştı. Santurun piyanonunki gibi dolgun sesi hoşuna gidiyordu. Bu gece ilk kez santuruyla bir taksim yapacaktı. Hocası ona bu ilk taksim için yardımcı olmuştu ama yine de heyecanlanıyordu. Evin erkekleri geldiğinde, hemen yemeğe oturacakları için onlardan önce, taksimi bir kez daha tekrarlamak istiyordu.

Önce gelen Kamil Bey, karısını bu yeni şık elbise içinde görünce, hafifçe bozuldu ama ses çıkaramadı, ablasından çekinirdi çünkü. Artık aralarında konuştular mı, konuşmadılar mı, orasını bilemeyiz, Müeyyet, görümcesinin karşısına geçti, “ablacım, ellerine sağlık, bu elbise çok güzel oldu ama izin ver de ben bunu gece vakti sandalda giymeyeyim” dedi, “kirlenir, leke olur, yazık değil mi emeklerine; gündüz giyeyim de Kanlıcalı görsün, Zehra Hanım gelinine neler dikermiş, desin.” Görümcesi akıllı kadındı, anladı, başını salladı, sen nasıl istersen, dedi.

Evde iki küçük erkek çocuk vardı, anneleri meşgul iki çocuk… Biri esmer, kara kaşlı, kara gözlü, tombik, diğeri sarışın, saz benizli, zayıf. Evin kadınlarının işlerinin çokluğunda onlar da üç katlı evin her katının hakkını veriyorlardı. Evde basılmamış yer, dağılmamış oda bırakmamışlardı, ta ki Müeyyet gürleyene kadar… Genelde görümcesi dikişle meşgulken bu görev onun olurdu, arada bir çocuklara görünmek görevi.

Alelacele yemekler yendi, çocuklar doyuruldu, sıkı sıkı giydirildi, aylardan temmuz olmasına karşın… Ne de olsa, sabaha karşı denizin üstü serin olurdu.

Sazendeler sazlarını aldılar, yiyecekler, içecekler, çocuklar için yedek örtüler derken, epey bir yükleri oldu. Sazlar dışında geri kalanları başaltına koyarlardı her halde. Yan evin kapısından da Kaptanzade, karısı, baldızı çıkınca Halepli Çeşme sokağı ekibi tamamlandı. Daha ötelerden, Körfez’den, Mihrabat’tan gelenler vardı. Mesela Vecdi Bey, Vecdi Bingöl, Saraylanımın yalısının oradan geliyordu…

Alamana, ikindiden gelmiş, aralık iskeleyle, Teşrifat Nazırı’nın yalısının arasına demir atmıştı.

İskelenin yanındaki Hekimbaşı yalısından Suphi Bey, meydandan birine o davudi sesiyle “geliyoruz” diye sesleniyordu. En son Yoğurthane’nin arkasındaki sokaktan, upuzun boyuyla Santuri Ziya Bey ve karısı kısacık, ufacık tefecik Müdiranım göründüler. Kanlıca’nın bütün gençleri, çocukları ilkokulda okurken Kadriye Hocanım’ın elinden geçtiği için köyde Müdiranım diye anılırdı. Kadıncağız, Ziya Bey’in kocaman bir adımına iki adımla yetişmeye çalışarak, bir yandan da “geç kaldık” diye söyleniyordu. İskele Meydanı’ndaki İsmail Ağa kahvesinin oraya buraya dağılmış sandalyelerinde oturanlar, toparlandılar. Alamana iskeleye yanaşmıştı. Kayığın ortasına minderleri yerleştirip ne olur ne olmaz diye, önce çocukları oraya oturttular. Fazlalıklar başaltına kondu. Kıç tarafa kadınlar, baş tarafa sazendeler yerleştirildi. Kayığın burnu besmeleyle Çubuklu’ya çevrildi.

Adetleriydi, orada biraz oyalanırlardı. İskelenin üstü dinlemeye gelenlerle doluydu. Hareket ettiklerinde, bir iki sandal peşlerine takıldı. Ver eline Tarabya! Sahil dolmuş, bütün etrafları küçük teknelerle çevrilmişti. Mehtap, yakamoz ve müzik… Zehra Hanım’ın santur taksiminden sonra, saz heyeti, âşıkların, kavuşamayanların acısını dile getiren bir şarkıya başladı:

“Bir gün o güzel, ruhumu şad edecek sandım.”

Sandallardan sandallara susuzluklarını giderenler…

Sırada İstinye Koyu ve Emirgân vardı. Tek bir alamana olarak yola çıkmışlar, arkalarına eklenenlerle koca bir filo olmuşlardı. Bebek’i atlamak olmazdı, sonra hatırı kalırdı.

Artık karşıya geçmenin zamanı gelmişti. Kandilli Burnu’nun akıntısını selamladılar, Hisar’ı geçip Körfez’e demir attılar. Onlar buralıydı çünkü, dolunayı uğurlayıp yeni günü Körfez’de karşılayacaklardı. Derken Hafız Memduh Bey, o gür sesiyle başladı, diğerleri ona katıldı:

“Gidelim Göksu’ya bir âlem-i âb eyleyelim” diyorlardı. Yukardan Mihrabat Korusu’ndaki bülbüllerin şakımalarıyla bütün cihan şarkı söylüyordu sanki…

Farklı bir dönemden, masalsı bir kesitti anlattıklarım. Hem masal hem gerçek! Peki, ben bunların gerçek olduğunu nereden biliyorum? Hani o iki küçük yaramaz çocuk vardı, yıllar sonra onlar büyüdüler ve ben içlerinden biriyle, saz benizli olanla evlendim de ondan. Ona kalsa bana bunları anlatmazdı, hem de anlatamazdı, çünkü o yıllarda küçücük bir çocuktu. Sen kimden öğrendin derseniz, o çocuğun annesinden, kayınvalidem Zehra Hanım’dan öğrendim. O çok iyi bir anlatıcıydı ve ben de iyi bir dinleyici…

Herkesin bildiği bir gerçektir, zaman içinde güzel anılar, daha da bir tatlanır. Anlatıcı, anlattıkları kendi anıları olduğuna göre şekerini istediği kadar ekleyip içine biraz da abartma katabilir. Nakledene de duyduklarını olduğu gibi aktarmak kalır.

Ayla Özberk

Yukarı