OKULLAR

25 Nisan 2022

“Okul ile ilgili düşüncelerimi ve duygularımı paylaşmanın dayanılmaz hafifliği” noktasına gelmem ancak orta yaşın üstüne çıkınca olabildi. Artık biliyorum ki okul benim için öğrenmek ve eğitilmekle olduğu kadar eğlence ve sosyalleşme ile de ilgili bir kurum. Annemin eğitimci olmasının ters etkisi mi, okuma yazmayı çok küçük yaşta zaten öğrenmiş olmam mı, yoksa ilkokul birinci sınıfın ilk gününde öğretmenimin solak olmam nedeniyle tüm sınıfın önünde beni değersizleştirmesi mi bilemiyorum, nedense bir biçimde bu mekânı eğitim yönünden değil de hep arkadaşlarımla olan sosyallik yönünden değerlendirmişimdir.

Okulların binaları, benim çocukluğumda renkli yüzlü değildi; tam aksine fazla ciddi yüzlüydü ve de kısıtlamaları ve sınırları yeni öğrenmeye başlayan küçük bir çocuk için okulun yüzünün bu resmiyeti oldukça ürkütücüydü. Ama benim okulumun bahçesi gerçekten çok büyüktü ve bazen bahçede yapılan derslerde, o gri beyaz arası ciddi renkli bina bile bana sempatik gelirdi. Bazen de bahçe dışında bazı yakın mekânlara okul gezileri olurdu ve o günler çok eğlenceli geçerdi.

Geçmişle olan bağlarımızda mekânlar bizi pek çok duyguya götürür ve bu mekanlar arasında binalar ve onların bizde bıraktığı duygu yükleri önemlidir. Okuduğumuz okulların binaları da çok özeldir. Maalesef benim okuduğum okul 90’lara kadar yerinde durabildi; sonrasında yıkılıp uzun süre otopark oldu, daha sonra ise alışveriş merkezi türünden bir çarşı… Bu haliyle o bina, uzun yıllar içine girmeye direndiğim bir mekândı. Çünkü benim için paranın her şeyin önüne geçtiğinin iyi bir kanıtıdır okulumun yıkılması. Bir yandan da yeni şubeleri açılsa bile, asla benim okulum olamadı o yeni mekânlar. Bu yıkımdan sonra kendimi anıları katledilmiş, sahipsiz hissettim.

Ortaokulun ilk yıllarının ergenlik öncesi yaşlara rast gelmesi ve tam da her türlü kafa karışıklığının mevcut olduğu bu yaşlarda okul alanında hayatımda karşılaştığım önemli yenilikler bu konudaki duygularımı pekiştirdi. Her derse ayrı bir öğretmenin gelmesi, kuralların artması ve öğretmenlerin bizlere çoğunlukla negatif takviyeler kullanarak bir şeyler öğretmeleri bende ve benimkine benzer kişilikleri olan çocuklarda ters tepki yarattı. Bu dönemde sınıf içindeki öğrenme merakımın ve arzumun azaldığını, benim için daha az öğrenip daha çok eğlenme kapılarının açıldığını ve hayal dünyama daha eğlenceli şeyler kattığımı anımsıyorum. Artık düşüncelerim ve duygularım kuralların ötesindeydi ve o yaş için bu çok eğlenceliydi. Öte yandan, yaratıcı yanımın desteklenmesi yerine mevcut not sistemi yüzünden gittikçe vasat düzeyde öğrenci olmaya zorlanmam hem ailemi hem de okulu hayal kırıklığına uğrattı. Çünkü ağabeyim ve benden büyük olan kuzenlerim aynı okulun çok başarılı öğrencileriydi.

Sistemin dışına çıkma çabam her ne kadar eğitimci olan annem tarafından fark edildiyse de benimle yapılan konuşmalar ya da okula ve derslere farklı yaklaşmaya dair çabalarım çok da işe yaramadı. İkmale kalmasam da hocalarımdan çok takdir gören bir öğrenci olmadım ve bu lise ikinci sınıfa kadar böyle sürdü. Lise ikide ise, ilk kez tanıştığım psikoloji dersi galiba benim ruhsal sağaltımım oldu; her ne kadar öğretmeni çok empati kurmasa ve fazla didaktik olsa da ders beni fazlasıyla cezbetmişti. Aynı dönemde ayrıca edebiyat öğretmenimin değeri de çok önemliydi.  Öğretmenimizin edebiyat dünyası içinde önemli bir yeri vardı, eşi çok ünlü bir şairin oğluydu ve kendisinin de edebiyat yayını dünyası ile ilişkileri çok yoğundu. Sıra üniversite yıllarıma gelince, okul bu kez de öğrenci olaylarının yoğun olduğu o dönemde hayatı daha iyi tanımama neden oldu.

Okulların önemini, orada edinilen arkadaşlıkların ve öğretilenlerin anlamını ancak iş yaşamına girdiğimiz zaman anlayabiliyoruz. Özellikle, sağlam arkadaşlıkların tohumlarının okul yıllarında atıldığını düşünüyorum. İlkokul ve ortaokul döneminde yani henüz rekabetlerin söz konusu olmadığı, davranışları oyunun yönlendirdiği ve naif duyguların bozulmadığı yaşlarda edinilen arkadaşlıklar yıllar sonra yetişkinlikte yeniden karşımıza çıkabiliyor. Aynı şekilde, sıkılıp bunalarak sadece not uğruna çalıştığımız derslerde öğretilenlerin de hiç ummadığımız zamanlarda kültürel birer değer olarak karşımıza çıkıp işimize yaradığı bile oluyor.

60’lı, 70’li yıllarla günümüz karşılaştırıldığında, öğrencilerin okullarla ilişkileri pek çok farklılıklar gösteriyor. O zamanlar hiyerarşik yapı daha ön plandaydı ve velilerin de öğretmene duyduğu saygı daha farklıydı. Okul sadece bilgi verilen ve eğitim yapılan bir kurum değil, aynı zamanda da sosyalleşmenin yani yaşama hazırlığın da küçük bir sahnesiydi.

Sonraki yıllarda meslek yaşantımda, okul reddi ve okul fobisi olan çocuklarla sağaltım amaçlı çalışmalarım ve seminerlerim oldu. Gördüm ki bir çocuk okula gitmek istemiyorsa ya ruhsal olarak okul olgunluğuna erişmemiştir ya da öğretmenleri ile iletişimde bir yetersizlikler olmuştur. Muhtemelen öğretmen çocuğa karşı farkında olarak veya olmadan itici, ters uyaranlar vermiştir. Bu aslında maalesef çok sık rastladığımız bir olgudur. Oysa öğrenci merak edilmesi gereken bir varlık olarak düşünülse işler çok daha kolay yoluna girecektir. Bu yüzden, öğretmenin öğrencileri ile olan ilişkisi en az verdiği bilgiler kadar önemli diye düşünürüm.

Okulların varlığından, başka bir tarzda da olsa, ilk çağlardan beri söz edilmesi söz konusudur. Resmi öğretim yapan kurumlar eski çağlarda genellikle tapınaklara bağlıydı ve doğa, fen veya din bilgileri ağırlıklı bir eğitim sistemi vardı. Sümerler MÖ 3200 yıllarında tüm insan toplulukları içinde ilk kez yazıyı geliştirdikleri gibi, kuralları olan sistemli bir okulun kurumsal olmasında da öncüdürler. İlk yazıyı geliştirmenin yanı sıra takvim,  ölçüm,  matematik, geometri ve edebiyat gibi alanlarda da öncü bir ulus olan Sümerlerin kurduğu sistemi Akadlar, Yahudiler, Asurlular ve Fenikeliler devam ettirip geliştirmişlerdir.  Fenikelilerden öğrendiklerini geliştiren Yunanlılar ise batı eğitim tarihinin temellerini atmışlardır.

Eski Yunan’da Delfi Tapınağı’nda, Sparta ve Girit’teki tapınaklarda özel öğretim yapan okullar vardı. Ünlü Yunan şair Sappho, Lesbos (Midilli) adasında yalnız kızların devam ettiği bir okul açtı. Burada onlar şiir, edebiyat ve aşk konularında eğitilirlerdi. M.Ö. 5.Yüzyılda Atina’daki okullarda şiir, jimnastik ve müzik dersleri verilirdi. Zengin gençler öğrenimlerini burada filozofların veya dil bilimcilerin yanında sürdürürlerdi.

Günümüze gelince, pandemi döneminde neredeyse bir buçuk yılda okul sistemi değişti ve mecburen bilgisayarlarla çevrimiçi eğitim yapıldı. Aslında bu süreç çocuklar için asosyal veya “sanal sosyal” bir dünya yarattı. Yaşı küçük çocuklarda uyum ve dikkat sorunları baş gösterdi, ergenlerde ise okulun sağladığı disiplin ve otokontrol azaldı. En önemlisi ise, bu belirsiz ortamda eğitim sistemindeki saygınlık yerini günü kurtarma, can sıkıntısı ile baş edebilmek için sanal dünyada oyalanma çabalarına bıraktı.  Özellikle küçük yaşlardaki ve ön ergenlikteki öğrencilerde kendini kontrol yetisi azaldı, dersten kurtulma çabaları ve ekran kapama gibi yan kaçış yolları çoğaldı. Öğretmenlerin çocukları ekrandaki derse çekme çabaları da fazla sonuç vermedi ve sonunda bu yıl pandemiye rağmen okullar açıldı. Bu sefer de okul endişeleri,  korona korkusu ve adaptasyon sorunları arttı. Yani tüm dünyada olduğu gibi bizde de etkili çözümler üretilemedi. Bu durumda aklıma “Eğitim açık havada yapılsa nasıl olurdu?” sorusu takılmıyor değil.

Okullar binaları, sistemleri, kuralları, öğretmenleri, arkadaşları ve öğrettikleri ile şüphesiz hepimizin anılarında olumlu veya olumsuz yerini almıştır. Bugünlerde okul nedeni ile endişeleri olan çocuklara okulun tarifini yaparken, “Biraz öğreneceğimiz, biraz eğleneceğimiz ve en önemlisi de meraklarımızı ya da arzularımızı karşılayabileceğimiz yer” cümlesini sık kullanır oldum. Aslında galiba zaten yaşım ilerledikçe anılar kutucuğumdan çok sık okul ile ilgili çağrışımların çıktığını fark ettiğim için bu satırları yazmaya karar verdim.

Yazımı bitirirken sizi de neşelendirebileceğini düşündüğüm France Gall’in “Sacré Charlemagne” (Kutsal Şarlman) şarkısının sözlerinden birkaç satırı yazmak isterim: “Kimin aklına geldi bu çılgın fikir/ Günün birinde icat etmek okulu?/ Şu Kutsal Şarlman’ın!”

Füsun Aygölü

 

Yukarı