PAZAR YERLERİ

16 Kasım 2021

Son yıllarda, semt pazarlarını çok sever oldum. Oysa eskiden durum çok farklıydı. Çocukluğumda kurulan pazar evimizin iki üst caddesindeydi ve yolumuz oradan geçtiğinde nedense çok gerilirdim. Kalabalık ve bağırış çağırış beni tedirgin ederdi. O zamanlar alışveriş manav ve bakkaldan ya da pazardan yapılırdı. Annem ve babam çalıştıkları için pazara çok gitmezlerdi. Semtimizde Pazar, Rumeli caddesinin Osmanbey Kavşağı’ndan Bomonti’ye tırmanan kısmında, haftada iki gün kurulurdu ve Kurtuluş’a dönen, iki tarafı mezarlık olan caddede, küçük kulübelerde baharatçılar ve aktarlar her gün açık olurdu. Neredeyse seksenlerin ortalarına kadar bu böyle sürdü.

Ben o zamanlar pazarın gürültüsü yerine farklı biçimlerde alışverşi severdim. Mesela, belki de çok az sayıda mevcut oldukları için, marketler… Altmış ve yetmişli yıllarda çevrede, Nişantaşı’ndaki “Ankara Pazarı” ve Taksim’deki “Çankaya Pazarı” dışında market hemen hemen hiç yoktu. Aslında, bu marketlere “pazar” adı verilmesi de ilginçtir. Daha önceleri ise evimizin önünden Migros arabası geçerdi veya at arabaları ile sebze/meyve satılırdı. Bazen de bir adam “pattis-suvaaan” diye bağıra çağıra geçerdi. Pazar günleri de Kırım göçmeni ekmekçi teneke bir arabayla gezerek ekmek satardı. Bir de öğle saatleri olunca, sırtlarında terazi biçimindeki tahta sepetleriyle yoğurtçular “yooortci” diye çığıran yoğurtçular vardı. Hâlâ Teşvikiye’de seyyar yoğurtçulara, Bomonti’de de seyyar sütçülere ve çekçek arabalı sebze ve meyve satıcılarına rastlamak mümkün.

Daha sonra pazar semtin Bomonti tarafında açık bir alana alındı. Ben ise büyümüştüm ve haftada iki gün kurulan bu pazar ile Beşiktaş’ta yine bir açık alanda Cumartesileri kurulan pazar ilgimi çekmeye başlamıştı. Özellikle Beşiktaş pazarından aldığım Bulgar malı keten örtüler, biblolar ya da tabaklar çok hoşuma giderdi. Pazarların giyim ve ev eşyalarının satıldığı ve aksesuarların olduğu bölümleri oldukça renkli gelirdi.

Bomonti’de son on küsur yıldır cumartesi günleri kurulan, Buğday derneğinin düzenlediği “Organik Pazar” ile bu ilgim taçlandı. Erkenden, neredeyse gün ağarırken pazara gitmem, oradaki kişilerle dostluklar geliştirmem çok çabuk oldu. Haftalık tüm yiyecek ve temizlik alışverişimi organik sertifikalı olarak almak, çevre bilinci geniş bir kitle ile tanışmak ve kısa da olsa sohbetler etmek, mahalle kültürünün bu kadar hızlı bir değişime rağmen hala kalıcılığını sürdürüyor olması beni çok mutlu ediyor. Organik Pazar’da sadece satıcılarla değil oraya gelen müşterilerle de kısa da olsa sohbetler ediliyor. Üstelik karşınıza hiç beklemediğiniz lezzetler de çıkabiliyor. Örneğin, sadece size özel sandviçler yapan Serap Hanım’ın yaprak dolmaları, keçiboynuzu pekmezli pastaları veya içli köfteleri müthiştir. Pazarın kuruluşundan beri bizi enfes zeytin ve zeytinyağları ile ihya eden butik zeytinyağcımız Feridun Bey’i de saymadan edemem. Nefis otlarıyla ve yeşillikleriyle, çeşit çeşit sebze ve meyveleriyle, yufka ve galetalarıyla, pandemi sürecindeki organizasyonları ile bizi rahat ettirdiler. En önemlisi de pazarcı dostlarımla her hafta karşılaşmanın, alışveriş sırasında sohbetler etmeetmenin, organik tarımla ilgili bilgiler edinmenin benim için ayrı bir zevk haline gelmiş olması. Ayrıca söylemeden geçmeyeyim, organik pazarımız kedileri ile de bir filme konu olmuştur…

Benim için yazın gittiğim pazarlar ise ayrı bir alemdir. Kuzey Ege’de, Cunda, Ayvalık, Burhaniye, Ören, Havran, Akçay ve Edremit yöre pazarlarını gezmek çok eğlencelidir; doğal gıdalar satın almak, yöredeki köylü kadın satıcılarla sohbet etmek benim hâlâ çok hoşuma gider. Pazar yerlerinin kenarında, yerlere serdikleri yaygılar üzerinde köylerinden getirdikleri az miktarda sebze ve meyvelerini satan köylülerin tok gözlülüğü, ellerinin bolluğu, sattıkları ürünlerin tazeliği biz kentliler için oldukça şaşırtıcıdır. Tabii bir de turistik yerlerde, Ayvalık veya Bodrum ya da hatta Büyükada’da giyim, mefruşat ve kap kacak pazarları çok gözde ve meşhurdur. Özellikle Büyükada’daki pazarda satılan mutfak eşyaları ve kap kacakler veya şile bezi gecelikler, hırkalar bana sanki orada zaman çok eskilerde durmuş hissini yaşatır.

Tarihte ise ilk pazarlar milattan önce Atina’da kurulmuş. Panayır özelliği olan bu yerler, “agora” denen açık alanlarda yapılırmış. Üstelik sadece yiyeceklerin değil, fikirlerin de değiş tokuş yapıldığı, demokrasinin doğmasına neden olan alanlarmış.

İstanbul’da, Beyoğlu’nda Saint-Antoine kilisesinin olduğu alan 19. yüzyılda kurulan ilk panayırın mekanıymış. Burası daha sonra bir tiyatro olmuş; en sonunda da 20. Yüzyılın ilk yıllarında kilise inşa edilmiş. Cumhuriyet döneminde, 1930’lardan itibaren semt pazarları kurulmaya başlanmış. Özellikle son yıllara kadar büyük şehirlerde taze gıda için her semtte haftada bir ya da iki kez kurulan pazarlar, işte bu ilk pazarların devamıdır. Tıpkı benim sevgili Organik Pazarım gibi, bu pazarlar da sadece taze gıdalarıyla değil, aynı zamanda sosyal hayatıyla da çok renklidirler. Bir mahallenin sosyolojik yapısı ile ilgili çalışma yapacaksanız, işe semt pazarlarını gözlemleyerek başlayabilirsiniz.

Avrupa’ya gelince, benim ilgimi en çok bitpazarları çeker. Paris’in ünlü Saint-Ouen Bitpazarı’nın tarihi 1870 Fransa-Prusya Savaşı’nın hemen ertesine kadar dayanır. Paris çöplüklerinden eski-püskü toplayıp satan “paçavracılar”, o tarihte Paris’in içinden kovulurlar ve Saint-Ouen’a yerleşirler. 1884’de Paris çöplüklerinin disiplin altına alınmasıyla Saint-Ouen Bitpazarı 1885’de resmen doğmuş olur. Parislilerin giderek artan ilgisiyle ve özellikle Pazar günleri sürekli yükselen ziyaretçi sayısıyla devamlı gelişir ve zamanla sadece bir “bitpazarı” olmaktan çıkıp bir “antika pazarı” niteliği kazanır. Bugün de yalnız eski eşyaları ve antikalarıyla değil, aynı zamanda burayı biricik kılan çok sayıda çingene caz müzisyeninin sahne aldığı bistrolarıyla da Parislilerin cazibesine kapıldığı bir uğrak yeri halindedir. Üstelik, Paris’te iki büyük savaş arasındaki yıllarda açılan dört yeni pazarın da öncüsüdür. Ben kendi hesabıma, 2000’li yılların başında bu pazarda rastladığım eski bir Mouloudji plağının üzerine balıklama atladığımı hiç unutmam. Burada değinmeden geçemeyeceğim bir sahne de bana göre “en Fransız Amerikalı yönetmen” olan Woody Allen’in defalarca yeniden seyrettiğim,  bence en güzel filmi “Midnight in Paris”deki o muazzam sahnedir: Saint-Ouen’da eski plak satan dükkânın tezgâhtarı rolündeki Lea Seydoux ile Paris hayranı Amerikalı bir yazarı canlandıran Owen Wilson bir eski Cole Porter plağı vesilesiyle tanışırlar. Wilson Amerika’daki yaşamından, sürekli başına ekşiyen Amerikalı nişanlısından vazgeçip Paris’te yaşamaya karar verir. Filmin sonunda, yağmurdan nefret eden nişanlısına inat Owen ile Lea’nın yağmur altında Pont-Neuf üzerinde yürüyerek uzaklaştıkları final sahnesi muhteşemdir. Günümüz Paris’inde her birinin kendine özgü ambiyansı olan bu tür pazarların sayısı on beşi bulmuştur. Her yıl milyonlarca kişinin ziyaret ettiği bu pazarlar dünyanın en önemli antika pazarları haline gelmiştir.

Benzer bir ünlü pazar da her hafta sonu, Londra’da Portobello’da kurulur. Gerçi Londra da tıpkı Paris gibi bir “tarihi pazarlar cenneti” olarak düşünülebilir çünkü sadece haftasonu kurulan pazarları değil, yüzlerce yıllık geçmişe sahip Covent Garden ve Borough Market gibi sabit pazarları da dünyaca ünlüdür. Bir meyve ve sebze pazarı olarak kurulmuş olan Covent Garden bugün artık genel bir alışveriş alanı haline gelmiş olsa da Borough Market hala kentin en ünlü yiyecek pazarlarından birisidir. Bu arada, Avrupa’da herhangi bir yiyecek pazarından söz edip de Barselona’daki Boqueria’yı anmamak olmaz. En az diğer kentlerdeki benzerleri kadar yaşlı olan bu ünlü Pazar da ilk başta keçi etlerinin satıldığı bir Pazar yeri olarak kurulmuş ve aradan geçen yüzyıllar içerisinde günümüzdeki haline ulaşarak Katalan kökenli yiyeceklerin yanısıra pek çok egzotik ve otantik yemek malzemesinin de satıldığı bir alan haline gelmiştir.

Bitpazarlarından söz açılınca kendi kentimde bildiklerim de aklıma düşer. Gençliğimde birkaç kez gittiğim, Pazar günleri Topkapı’da kurulan bitpazarları ise hepsinin arasında hemen öne çıkar çünkü benim için hep ayrı bir dünya yaratmışlardır. Doksanlı yıllarda bu pazarlarda,  özellikle eski sosyalist ülkelerden gelen oyuncaklar ve tamir aletleri, bir de teatral şapkalar ilgimi çekerdi. Şimdilerdeyse, yine Pazar günleri Bomonti’de çok güzel bir antika pazarı organik pazarın da olduğu yerde açılıyor. Yine çok ilginç mecmualar ve oyuncaklar bunca yıl geçmesine rağmen hala tuhaf bir şekilde o yıllardaki havalarını koruyorlar. Sanki zaman durmuş ilerlemiyor, sanki o eşyaları kullananlar hâlâ varlar ve sanki herkes buna gerçekten inanıyor gibi bir oyun oynanıyor. Gerçek böyle olmadığı için de antika pazarlarında veya bitpazarlarında yaşadığım bir duygu ile baş etmem zor; aldığım keyif ne kadar çok olursa olsun, bir zamanlar birilerine ait olan ve hâtırası bizde olmayan nesnelerin ve mekânların ortaya serilmesi beni hep hüzünlendiriyor.

Hüzün deyince, bir tür pazar daha var ki her ne kadar geçmişte kalmış olsalar da hüznün en katmerlisini bana asıl onlar yaşatıyor: İnsanlık tarihinin yüz karası olan esir pazarları… Antik Yunan’da en büyük esir pazarları Tasos, Efes, Delos ve Atina’daymış. Ünlü Yunan coğrafyacı Strabon’a göre Delos adasında günde on binlerce esir satılmaktaymış. Esirler çoğunlukla Trakya ve Anadolu’dan gelirmiş. Adanın bu özelliği Roma İmparatorluğu döneminde de devam etmiş. Bu utanç verici pazarlar ne yazık ki değişik biçimler alarak 1900’lerin başlarına kadar dünyanın dört bir yanında sürmüş. “Yeni Dünya”da kurulan zenci köle pazarlarından ise hiç söz etmek istemiyorum. Acı çekip nefret etmek için bizzat yaşamış olmayı gerektirmeyen bu pazarların aklımdaki “pazar” kavramına gölge düşürmesini istemediğimden…

Yaşım ilerlediğinden mi, yoksa bana çok çağrışımlar yaptırdığından mı nedir, artık pazara severek, hatta heyecanlanarak sabahın erken saatlerinde gider oldum. Pandeminin yarattığı renksiz yaşamlarımızda bir rahatlama yeri bulmak,  birzdan keyifle pişireceğin yemeğin malzemesini seçmek, aldığın yiyeceklerle ilgili yetiştirenlerle ve satanlarla sohbet etmek, eve gelip taze yiyecekleri yerleştirmek… İşte pazarın şu sıralar benim için anlamı!

Şefkat yemekle başlıyor, doğuyoruz ve annemizin memesinden, onun sütü ile beslenerek hayata tutunuyoruz. Sonra, yaşımız ilerledikçe yemeğe dair paylaşmak, yemek üzerine düşünmek daha büyük önem kazanıyor. Belki de bundandır, özellikle yiyecek malzemesi satan pazarların bana şefkat duygusunu, aile sıcaklığını, sofranın değerini hatırlatması. Bence sırf bu yüzden bile, yani arada bir sanki şölen varmış gibi taze sebze ve meyvelerle sofralar kurmak için de pazarları desteklemeliyiz ve elimizden geldiğince, unutulmaya yüz tutan bu duyguları bize hatırlatan pazar mekânlarına gitmeye devam etmeliyiz.

Füsun Aygölü

1 Yorum

Yukarı