PLAJLAR

21 Ekim 2021

Her ne kadar yaz günlerini artık geride bırakmış olsak da benim aklım hala, en azından İstanbul için, muhtemel bir “pastırma yazı”nda… Bu yüzden de deniz mevsimi bitmiş olduğu halde, bu aralar aklımda hep denize ve plaja dair anılar var.

Örneğin, bu yıl plaja her gittiğimde aklıma düşenleri anımsıyorum sık sık. Özellikle de sahilde oturup çevremi izlerken düşündüklerimi: Birkaç yıldır yeni türeyen, ritmi bozuk, tabiri caizse “cıs-tak” müzik eşliğinde, dip dibe uzun plastik şezlonglarda uzanmış kişilerin kafemsi bir “beach”ten nasıl zevk alabildiklerini düşündüm çok ve tabii aklıma eski plajlar geldi. Sonunda sevgili editörüme telefon edip “Acaba plajları da yazsam mı?” diye sordum ve kendisinden her zamanki gibi beni motive eden bir yanıt aldım: “Zaten sıra çoktan mekânlara gelmişti!” Böylece, bir süredir sizlerle paylaştığım obje, bitki ve hayvanlarımın arasına mekanları da katarak bugünkü plajların bana hatırlattığı geçmiş plajları yazmaya koyuldum…

Galiba plajlar geçmişe genel olarak duyduğum özlemle oldukça ilgili. Çocukluk plajlarımın içinde Tarabya, Moda, Menekşe, Ataköy, Florya ve Kilyos yer alır. 60’lı, 70’li yıllarda bu plajlar insanlara İstanbul’un bir sahil şehri olduğunu hatırlatırdı.  Plaj çantalarımızı hazırlar, denize girmek için günü birlik bu plajlara giderdik. En son 80’lerin başında Boğaz’da, Bebek’ten bile denize girdiğimi anımsıyorum. Bu plajların ön planında denize girmek olsa da kendine göre eğlenceleri de vardı. Bazen öğle yemeği için evde hazırlanan nevale yanınıza alınır, bazen de oradaki kafeteryadan bir sandviç ve bir meşrubatla idare edilirdi. Ortalıkta dolanan seyyar dondurmacılar ve buz kalıpları içine yerleştirilmiş cam şişelerde su ve gazoz satan satıcılar da bu manzaranın önemli ögelerini oluştururdu. Grup halinde gitmişseniz, kumsalda ya da denizde harika oyunlar oynanırdı. O yılların plaj kültüründe ne günümüz “beach”lerinin sağır edici “cıs-tak” müzikleriyle oluşan ses kirliliği, ne de görsel kirlilik vardı. Her şey sakin ve yavaştı.

Kilyos’taki plajlar, belki de denizin yüzmek için daha tehlikeli olması nedeniyle daha sonra oluştu. Ya da Marmara Denizi kirlenmeye başlayınca, daha temiz sayılan Karadeniz’de denize girmek daha sağlıklı bulunur oldu. Oysa ne yazık ki o gün bugündür İstanbul’un kuzey plajlarında, denizdeki dalga ve girdaplar sonucu boğulan insan haberlerinin ardı arkası kesilmedi.

Çocukluğumda plajlarda beni en çok etkileyen şey kabinlerdi. Kabindeki kokuyu hâlâ hissediyorum. Deniz tuzu, yosun ve nem kokusu birbirine karışır, sanki oranın çok eski bir yer olduğu duygusu uyandırırdı. Bu kabinlerin kapısı tahtadandı, alt ve üst kısımları açık olurdu. Kilitleri ise basit bir kancadan ibaretti. Yıllar sonra Büyükada’da gittiğim deniz kulübünde aynı kabinleri görünce bazı mekânlarda zamanın durabildiği duygusu beni çok heyecanlandırmıştı. Sürekli “zaman hızla akıyor ve her şey değişiyor” diye düşünen ve biraz da efkarlanan biri olarak orada aynı kabinleri görmek, aynı kokuları duymak beni şaşırtmıştı.

Çocukken gittiğim Moda Plajı, hemen yanındaki Moda İskelesi ve denizin ortasındaki üç katlı trampleni ile İstanbul’un ortasında insanı adeta başka bir âleme taşırdı. Maltepe’de, Süreyya Plajı’nın içindeki “Eski Bakireler Anıtı”ndan hayal meyal hatırladığım ise denizin ortasında bir Venüs heykeli… Yunan mitolojisinden kaynaklanan, evlenmek isteyen bekar genç kızların ziyaret ettiği bu anıt, altı sütunlu ve dört metre yükseklikteydi. 1953 yılında denizin içinde, kayaların üzerine inşa edilmişken, günümüzde denizin doldurulması ile sanırım kıyıdan elli metre uzaklıkta kalmış bulunmakta.

Avrupa yakasındaki plajlardan en ilginç olanı ise Menekşe Plajı’ydı. Orada da yazları kiralanan küçücük kiralık tahta evler ve kabinler, denizin ortasına çakılı sal ve tramplenler çok etkileyiciydi. Böyle büyük plajlarda kumsal voleybolu oynanan abileri ve ablaları hayranlıkla seyrettiğimi hatırlarım. Deniz, kum, güneş, yüzmek ve sosyalleşmek başlı başına bir olaydı.

Gençlik yıllarımda beni etkileyen plajlardan biri de Hollanda’da Zandvoort kasabası kıyısında gittiğim Kuzey Denizi Plajıydı. Sanırım 70’li yılların sonunda orada geçirdiğim günler, rengârenk şezlonglarıyla, oturanı rüzgâra karşı koruyan hasır koltuklarıyla, gün batımında plajda atla gezinti yapanlarıyla anılarımdaki yerini hala koruyor.

Plajların bende çağrıştırdığı anılar arasında güvenliği sağlayan, tedbirsiz davrananları uyaran ve boğulma tehlikesi yaşayanların yardımına koşan genç, yakışıklı cankurtaranları da saymamak olmaz.

Birkaç yıl önce Beyoğlu’nda Pera Müzesi’nde “Deniz Sefası, Deniz Hamamından Plaja Nostalji” sergisinde İstanbul’un tarihi ve sosyokültürel yapısına plaj kavramı ile yaklaşım ve sergilenenler beni çok etkilemişti. 1870’lerden 20. Yüzyıl ortalarına kadar var olan deniz hamamları ve sonrasında plajlara geçiş hikâyeleri çok ilginç olarak sergilenmişti. 1920’lerden sonra bu hamamlar yerlerini kadın ve erkeğin denize birlikte girdiği plajlara bırakıyordu. Deniz yaşanan şehrin bir parçasıydı ve özgür bir alan yaratmıştı. Sergide o döneme ait siyah beyaz fotoğraflar ve sergi zeminine yerleştirilmiş kumlar bizleri adeta o günlere götürüyordu.

Plajları empresyonist ressamların tablolarında da görmekteyiz. Edward Henry’nin, çocukların kumsalda oynadığı ve uzaktan yelkenlilerin geçtiği tablosu, kıyıya vuran hafif dalgaların hareketliliği ile huzur veren bir görünüm sunar. Fransız puantist ressam Georges Seurat’nın “Asnières’de Yıkananlar” adlı eserinde, çimle kaplı nehir kenarında suya giren çocuklar ve uzaktaki yelkenliler bu kez da bir nehir plajının değişik atmosferini başarıyla yaratmaktadır. Edgar Degas’nın “Deniz Banyosu” adlı, Fransa’nın bir kuzey plajında şemsiye ile güneşten koruduğu kızının saçlarını şefkatle tarayan anneyi betimlediği tablosu ise adeta kumsal kadar sıcaktır.

İbrahim Çallı “Plajdaki Kadınlar” tablosunda Cumhuriyet dönemindeki kadınların plaj sefalarını resmederek o yılların yaşantı ve kıyafetlerine dair bilgiler edinmemizi de sağlamıştır. Nuri İyem’in “Şile Manzarası” plaj tablosunda ise kumsala kurulmuş çadırlar bize o dönemde plajların aynı zamanda kamp yeri olarak da kullanıldığını düşündürür.

Çocukluğumun sıcak ve tasasız yaz tatillerinde kumdan kaleler yaptığım, denizle çok yakın olduğum İstanbul’un plaj günleri şimdilerde, fotoğraf albümlerimi süsleyen görsel anılar olarak yerlerini hüzünle almış durumdalar. Ama bu hüznün yanında, denizin her zaman tıpkı bir anne karnı gibi şefkatle sarıp sarmalaması, ortam değişse de hep aynı kalabilen ebedi bir sığınak/korunak olarak farklı duygular da çağrıştırıyor.

Füsun Aygölü

1 Yorum

  1. Şiir kocabekir

    Her zaman ki yazıların gibi Füsun’cum 🍃detaylı ve duygusal yaklaşımın ile anlatmışsın , Beni de taaa eski günlere götürdün 🙏 boğaz da (kocataş-büykdere vs) denize girerdik … kalemine ve yüreğine sağlık !tebrikler devamını bekleriz…💕

Yukarı