SANDIK

18 Nisan 2021

Sandıkları gençliğimde fazla geleneksel bulur, demode olarak yorumlardım; ancak zaman ilerledikçe, yaşlandıkça onları gerekli ve gizemli bulmaya başladım. Evimde oldukça eski, kuzenimin hediyesi bir sandığım var; içinde ise gerçekten hiç kullanmadığım örtüler, havlular ve pikeler bulunur. Senede bir kez açılır bu sandık ve o eşyalardan hiç kullanılmayacak olanlar onlara ihtiyacı olan kimselerle paylaşılır.

Sonra içindeki lavanta torbaları yenileriyle değiştirilerek sandık tekrar kapatılır. Ama bu olayda itiraf edeyim ki kafamı karıştıran bir şey de var: İçindekiler böyle sürekli paylaşıldığı halde sandık hala nasıl dolu oluyor?! “Demek, içine sürekli yeni başka şeyler giriyor” diye düşünüyorum. Şüphesiz, bu yeni şeyleri oraya ben koyuyor olmalıyım ama ne zaman ve nasıl? Sandığın adeta kendine ait bir devinimi var ve bu beni şaşırtıyor.

Bu sandık temizliği için her yıl annemi de yardıma çağırırdım, sanki büyük bir iş yapıyormuşuz gibi. Bu bir ritüeldi, anne kız arasında. Adeta mevsim geçişi ve baharı karşılamaya dair minik bir törendi. Hele lavantaların tazelenmesi… Bence en önemlisiydi bu tören; geçmişi devam ettirmek, bahara merhaba demekti.

“Sandık” kelimesi nedense bana hep eski zamana dair, hüzünlü ve zorunlu göçleri de hatırlatır ve aklıma özellikle Kemal Yalçın’ın ‘’Emanet Çeyiz’’ romanını getirir. Aslında orada göçenin ardında kalan sandık değil bir bohçadır ama sanırım çeyizler genelde sembolik olarak sandıklar ile bir arada düşünüldüğü için ben bu kelimeyi duyunca o öyküyü anımsarım. Bu farklı çağrışım yüzünden de sandıklar benim aklımda biraz da hüzünlü göçlerin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Belki de burada Maria Yordanidu’nun “Loksandra”sını ve Yorgo Andreadis’in “Tamama”sını da anmalıyım.

Bazen de sandıklar galiba biraz zamana kafa tutma hayalidir ve bunun sadece bir hayal olarak kalmaya mahkum olduğunu en güzel anlatanlardan birisi de şair Murathan Mungan’dır. “Otuz Yaş” şiirinde, “Daha vakit var diye / Dönüp de bir gün / kaldığımız yerden hepsini birden yaşarız sandık. / Oysa emanetmiş bizim sandıklarımız / İçlerinde kilitli kalmış onca şeyle / günü geldi, aldılar” der.

Füsun Aygölü

Yukarı