Trifon’un Gemisi

10 Nisan 2025

Görüntülenme Sayısı: 26

Deniz bazen olmazsa olmazımızdır, bazen de kimileri için yalnızca bir doğa parçasıdır. Kimi için, derin ve sığ çukurların asırlar boyunca atmosferik olayların sonucu suyla dolmasıyla oluşmuş bir coğrafi gerçekliktir. Ama kimileri için içsel huzurun, dış dünyadan kaçışın, hüznün, yalnızlığın simgesi; derin, ıssız ve sonsuz bir doğa harikasıdır.

Sizi bilmem ama ben hayallere, duygulara ve içsel güçlerime ehemmiyet vermeyi sürdürürüm. İnsanoğlu hayalleri kadar ilerler; gerçekler bazen onları ters yüz etmek istese de.

Alacalı lacivert tonlarıyla, ala kirpikleriyle göz kırparken mavi derinlik, adımlıyorsunuz onun size izleme şansı verdiği, milyonlarca yılın hikâyelerini, destanlarını, masallarını taşıyan halısının üzerinde.

Bir rüzgâr dokunur; önce saçlarınızı okşar, sonra kulağınızı, kirpiklerinizi, göz bebeklerinizi uyandırır. Her rüzgâr farklıdır, bilirsiniz; kimi keşişleme, kimi lodos, kimi kıble… diyeceksiniz elbette içinizden.

Ama benim rüzgârlarım öyle gerçekliğe çıkmaz. Lodos tenime dokunur, kulağıma fısıldarsa bilirim ki çok uzak denizlerden, içinde barındırdığı milyonlarca canlının hikâyelerini getirmiştir. Belki çığlıklarını, belki mutluluklarını, belki de derin sohbetlerini anlatır bana. Bilirim ve usul usul kulak veririm.

Hikâyeler sadece kitaplarda değil, rüzgârlardadır; alacalı lacivert denizin derinliklerinde, adımladığım halısında, bazen de misafir ettiği insan yapımı motorlu sandallardadır. Onlar hep anlatır durur, sen dinlemesen de. Ne zaman kulak vermeyi denersin, işte o zaman yakalarsın binbir çeşit asırlık sohbeti, hikâyeyi, masalı…

Benim hayallerim de her daim bu hikâyelerden esinlenir ve esinlenmeye devam edecektir. Bilir misiniz, hayaller yıkılmaz! Çok taş atan olur hayallerime, hikâyelerime, rüzgârıma, denizime, gemime… Ama ah, bir bilseler yıkamayacaklarını…

Evet, bazı zamanlar kırılır, düşer ama yeniden ayağa kalktığında hayallerim hikâyesini yazmaya devam eder. Çünkü hayaller yıkılmaz!

Trifon, Sait Faik’in bir hikâyesinde bahsettiği, annesini kaybetmiş bir balıkçı ailesinin küçük, hayalci çocuğudur. Gerçeklerin acıttığı, savurduğu hatta yok etmeye çalıştığı bir dünyada, hayaline sarılarak var olmayı ispatlayan bir çocuktur.

Her sabah annesinin sımsıcak, mis gibi özlem kokan busesiyle uyanan Trifon, bir gün o öpücükle uyanmaz. İçeri girdiğinde, annesinin masada otururken başının iki elinin arasına düşmüş hâlini görür. Önce onun uyuyakaldığını sanar. Ancak yanağına kondurduğu busesi, soğuk bir tenle karşılaşınca yıkılır.

Gerçek, hayallerine koskoca bir taş atmıştır; bedenini en derininden incitmiştir. Ama Trifon’un hayalleri yıkılmamıştır, sadece kırılmıştır.

Peki, Trifon’un hayali neydi? Hiç bitmeyen, sonsuza dek sürecek bir anne sıcaklığı, sevgisi, busesi… Kim böyle bir gerçekliğe sahip olabilir ki? “Sonsuza dek yaşayacak bir anne elbette olmaz,” dediğinizi duyar gibiyim.

Ama hani yazımın başında bahsetmiştim ya size; her yönden gelen rüzgârın, alacalı lacivert denizin, milyonlarca parçalı halısının hikâyeleridir ölmeyen sevgiler. Gerçek sizi yıkmaya çalıştığında, hayaller savaşmaya devam eder. Ve eninde sonunda siz, gerçeği yıkarsınız.

Trifon da hayalinin peşine düşer ve bir metre büyüklüğünde bir gemi yapmaya başlar. Kimseciklere yanaşmaz, insanlar yaklaşsın istemez. Gerçekler görmesin ister. Hayaliyle baş başa kalıp, savaşını verecek gemisine adar tüm vaktini ve gücünü.

İnci gibi beyaz yapar gemisini. Aydınlık beyaz yelkenlerini büyük bir titizlikle yerleştirir, kamaralarını altın işlemeler ve pirinç süslemelerle donatır. Ve gerçeklikle mücadele edecek toplarını iskeleye ve sancağa koyar.

Gemisine isim vermek ister. Annelerinin ismini gemilere verirler ya hani, o da annesinin adını koymayı düşünür. Ama bilir ki gerçekler bu gemiyi yerle bir edecektir. Ve annesinin, gerçekler karşısında yenik düşmesini istemez. Bu yüzden, başka bir isim koyar inci beyazı gemisine.

Ve zaman gelir. Gemisini alacalı lacivert sulara indirir. Önce kıç tarafı, sonra baş tarafı dokunur dalgalara. Hafif esen rüzgârla usulca açılır yelkenleri. Sonsuzluğa yol alırcasına başlar ıssız yolculuğuna Trifon’un hayali.

Ama bir anda çocuklar çıkar gelir. Ve tüm güçleriyle taş atmaya başlarlar hayaline… Gemisi batar Trifon’un. Dayanamaz acımasız taşlara… Trifon, gerçeklerle bir kez daha yüzleşmek zorunda kalır.

Ama ne demiştim, hatırlıyor musunuz?
Hayal ediyorsanız, duyarsınız rüzgârın hikâyelerini, alacalı lacivert denizin ıssız sohbetlerini, masallarını, destanlarını…
Bir an, bir sabah, bir akşam ya da güneş batarken… Rüzgâr fısıldar size kaybettiğiniz sevgiyi. Kaybolan hayalinizin sıcaklığını dokundurur teninize. Uyandırır her sabah olduğu gibi, gerçeklere inat, acılara inat, insanlara inat, taşlara inat…

Çünkü hayaller yıkılmaz ki!

Asya Canbay

Yukarı