Yol Boyunca

17 Haziran 2021

O zamanlar bana sorsalar, tramvaydan Sirkeci’de mi Eminönü’nde mi inmeyi tercih edersin, deselerdi, hiç düşünmeden “Bahçekapı’da,” diye yanıt verirdim. Gerçi kimse böyle bir soru sormazdı ya, neyse! İlle de Bahçekapı… Cıvıl cıvıl Sirkeci, koskoca meydanı, Yeni Camisi, Mısır Çarşısı’yla başlı başına bir dünya olan Eminönü dururken Bahçekapı’yı seçen biri biraz tuhaf karşılanabilir ama gerçek, daha doğrusu benim gerçeğim buydu o günlerde. Yedikule’den, Topkapı’dan, Edirnekapı’dan kalkan tramvaylar, Bahçekapı’ya kadar gelirler, orada biraz dururlar, sonra hat değiştirirler ve geldikleri yere geri dönerlerdi. Galiba beni çeken de onların bu makas değiştirmeleriydi. Durup bakardım. Kesin bilemiyorum çünkü aradan hesaplamayı özellikle istemeyeceğim kadar çok yıllar geçti ve paralelinde her yaşta oynadığımız oyuncaklar, ilgilendiklerimiz değişti.

Tramvayların dönüş yaptıkları yerde, pek meşhur, Bulgar asıllı bir  muhallebici vardı. Ağzının tadını bilen İstanbullular, dükkânın önünden geçerken, onun küçük toprak kaplardaki sütlü tatlılarının hatırını sormayı ihmal etmezlerdi. Ben de acaba orada fırında sütlaç yemek için mi inerdim, o yanık süt kokusu mu beni oraya çekerdi? Bahçekapı tercihlerimde bunun yüzde yüz değilse bile, yüzde otuzluk, kırklık bir etkenliği vardı her halde!

Sonra Sirkeci’de, caddenin sağında solunda durup da birbirlerine yan yan bakan Hacıbekir ve Hafız Mustafa’nın arasından geçmek… O gün çocuk gönlüm akide şekeri mi, lokum mu, acıbadem kurabiyesi mi, hangisini çekiyorsa, ona göre bu dükkânların birinin kapısından içeri girivermek… Bugün oraları nasıldır, bilmiyorum. Yirmi beş yıldan fazladır, Sirkeci, Eminönü taraflarına gitmedim. En son, o yıl ilkokula başlayan torunumun okulundan istenenlerini bulabilmek için gitmiştim.

Sirkeci’den Eminönü’ne geçerken, balıkçılık malzemeleri satan bir yer vardı. Aman yarabbi! Vitrininde kocaman harflerle Fukui, Momoi, Finfinis gibi Japonca sözcükler yazılıydı. Bunlar balık tutmak için kullanılan olta takımları ve türlü aletlerin ünlü markaları olmalıydı. Fakat o yabancı söylenişleri yok mu, beni benden alıp bir anda Japonya’ya uçuran söylenişleri… Bana takılmak için evde bir Fukui, Momoi, Finfinis fırtınası eserdi. “Şu Fukui sandalyeyi çeker misin, şeftaliyi raftaki Momoi tabağa koy; ya da biten bir ödev sonunda, yaşasın, coğrafya ödevi Finfinis” demek gibilerinden… Saçmanın saçması bir oyun ve aramızda esen sıcacık duyguların meltemleri… Böyle rüzgârlar, insanların ancak evlerinde eserdi.

Etrafımda olup bitenleri anlamaya başladığımda, bizimkilerin yaşamımızı her yıl, nisanda Boğaz’ın iki yakasından birine göçmek, bu kalışı havalara göre ekimin başına veya sonuna kadar sürdürmek üzere programladıklarını hatırlıyorum. Bu göç, başka evlerde belki biraz daha geç olabilirdi ama bizim babamı tutmamız ne mümkün!

Galiba eski İstanbul’da pek çok aile de yaz, kış böyle yaparlardı. Devamlı oturanlar da vardı ama Boğaz, Kadıköy yakası, Adalar, gibi semtler, yazlı kışlıdan çok yazın oturulan semtlerdi.

Ortaokul yıllarımda, yazları Anadoluhisarı’na giderdik. Nisanda göçtüğümüzden okul kapanana kadar ve yeni öğretim yılının başlarında, okula gidebilmek için önce vapura biner, Eminönü’ne gelir, oradan tramvaya biner, Şehzadebaşı’nda iner, okulum Vefa Lisesi’ne giderdim. Üç ya da dört yıl Vefa Lisesi, kız öğrencileri okuluna kabul etmişti. Ben de o yıllardan değerli anılar taşıyanlardanım.

Yanılmıyorsam, vapur 17.35 te kalkıyordu. Akşamları eve dönerken babamla buluşuyorduk. İş, okul dönüşlerine rastlayan saatlerdeki seferlerde bazen yer bulmak zor olurdu. Hangimiz önce gelirsek, azıcık yayılarak oturur, diğerine yer ayarlardık.

Okuldan çıkar, Şehzadebaşı Camisi’nin köşesindeki sebilin önünden geçer, pek de acele etmeden, Vezneciler’deki sinemaların afişlerine bakar, Rus fotoğrafçının Türkçeyi yarım yarım konuşmasına bayıldığım için, onunla biraz yarenlik eder, sonra Edirnekapı’dan gelen tramvaya binerek Bahçekapı’ya gelirdim. Tekrar geldikleri yerlere dönecek olan tramvayları selametler, gününe göre muhallebiciyi ziyaret eder veya etmez ama elimde mutlaka bir küçük kese kâğıdı akide şekeriyle Eminönü meydanına çıkardım. Annem bu akide şekerlerine gerçekten sevinir miydi, yer miydi, orasını bilmiyorum ama güldüğünde öyle güzel olurdu ki!

Babam her zaman hem bana hem ailedeki yeğenlerine pek şık, pek gıcır gıcır görünürdü. Öyle olunca, mevsim yaz başlarıysa, biz de Anadoluhisarı’ndaysak, o da benim Anadoluhisarı Lordum olurdu. Yalnız benim Lordumun iki eli, eve dönerken paketlerle dolu olduğundan ötekilere göre, biraz farklıydı. Sebze, meyve denizden sandalla geçen satıcıdan alındığı için, mesela bir elinde Teshilat Bakkaliyesi’nden alınmış kahvaltılıklar varsa, diğerinde Altın Kasap’tan alınmış etler bulunurdu. Ne yapsın onun bu işleri yapacak bir vekilharcı yoktu!

Yalnız haksızlık yapmamalıyım. Bu eli kolu paketli halinde bile şık olabilirdi; ya da kısaca, o benim babamdı.

Boğaz vapurlarında, özellikle de sabah akşam saatlerinde, günlük gelgeç yolcudan çok, köylerin işe, okula gidenleri olurdu. Yabancı neredeyse yok denecek kadar azdı. Selamlaşsın, selamlaşmasın, hemen hemen herkes birbirini tanırdı, çoğunlukla da selamlaşılırdı. Hatta kimin, kimlerin nereye oturmayı alışkanlık haline getirdiği bilinirdi.

Mesela vapurdan Kandilli’de inen çivitli saçlı Fransız iki madam kapıdan hemen girişteki kanepede otururlardı. Bildiğimden değil ama hayal kurar, giyim kuşamlarına, mavi topuzlarına, ciddi hallerine bakıp onların Notre Dame de Sion’da öğretmen olduklarını düşünürdüm. İşin kötüsü zamanla kurduğum bu hayallere, yakıştırmalara inanırdım. Bayılırdım çevremde gördüğüm tanımadığım kişilere hayat öyküleri uydurmaya…

Vapura hep son anda yetişen, sanırım Karaköy’den gelen bankacı  orta yaşlı bir çift vardı: Uzun bacaklı Miki Teyze’yle, kısa boylu Puf Amca! Yine vapur kalkarken yetiştikleri bir gün, yüksek sesle ağzımdan kaçırdım: “Miki Teyze’yle Puf Amca gelebildiler,” dedim. İsimlerini bilmiyordum elbette, boylarına boslarına, hareketlerine bakarak, onlar benim Miki Teyzemle, Puf Amcamdı! Anadoluhisarı Lordu, en ayıplayan bakışlarıyla baktı, hem de uzun uzun. Azarlasa daha iyi… Her zaman da ölçülü biçili olamazdım ya!

Hem sağ hem sol eliyle örgüsünü, şişini hiç çevirmeden ören bir teyze vardı, eğer karşımızdaki kanepede oturacak olursa, onu izlerdim. Öyle çabuk örerdi ki… Biz inerdik, o yola devam ederdi. Anneme anlattığımda, eğer Beykoz’a kadar gidiyorsa, iki günde bir kazak bitirir, o hanım, dediydi. Haydaa! Bu sefer kadının ördüğü örgünün rengi kaç günde bir değişecek diye bakar dururdum.

İyi, hoş da bütün bunlar, neden bende anılar olarak kalmışlar? Saklayacak şey mi bulamamışım? Bazen kendimi sayısız çekmeceleri, kapakları olan inanılmaz büyüklükte bir dolap gibi hissediyorum. Bir kapağı, bir çekmeceyi açmaya göreyim; buyurun bakalım! Bütün anılar, başımdan aşağıya dökülüveriyorlar. Aralarında kendimi kaybediyorum. Sonra özenle hepsini toplayıp katlayıp yerlerine istifliyorum. İncitmeden. Kapakları usulca kapatıyorum, örselenmelerini hiç istemem. Arada bir açmadan, ne olmuşlar diye gözden geçirmeden, havalandırmadan da olmaz. Dozunda… Ne fazla kendini kaptırmak ne de vefasızlık gösterip, unutmak.

Hani hep diyorlar ya, evren, enerjidir, diye; o zaman ben de dünya anılardan ibarettir, diyorum. Bence tabii…

 

Ayla Özberk

 

Yukarı