Baba

15 Mart 2021

“Sizin hiç babanız öldü mü?

Benim bir kere öldü, kör oldum.”

Cemal Süreyya’nın bu dizelerini bilmeyen çok azdır zannederim. Babanız ölünce fiili anlamda kör olmazsınız ama bir yanınızın köreldiği kesindir. Nereden mi biliyorum? Benim babam bir kere öldü, içimde bir yerler karardı, bir daha da aydınlanmadı. Peki, baba ne demek?

“Baba” insanlığın ilk söylediği sözlerden biri de olabilir. İşte teorimin kendimce geliştirdiğim temelleri: Dilde kolayca dönüyor, dudaklar bir kımıldayışla heceliyor, ağızdan bir çırpıda çıkıveriyor. Nişanyan Etimolojik Sözlük’de, “Tüm dillerde ortak görünen bir enfantil simge-sesten türetilmiştir,” diyor. Gördüğünüz üzere etimoloji de benim içsel olarak hissettiğim şeyi doğruluyor. Baba kelimesi -o kadar araştırmadım, ispatlayamam ama- kesinlikle insanlığın ilk sarf ettiği kelimelerden. En azından herkesin ortak karar verdiği nokta şu olmuş: Beni doğuran kadının yanında duran, beni yemeye çalışmayan, arada bana et ve bitki getiren, yırtıcı hayvanlar ya da densizin biri bana saldırmaya kalkınca böğrüne vurarak öne atılan adama “baba” diyelim. Zaten söylemesi de kolay.

Yine araştırmadığım ama çokça duyduğum bir başka sav da babalık duygusunun, annelik gibi doğuştan olmadığı, sonradan geliştiği yönünde. Şimdilerde anneliğin de doğuştan olmadığı, kadınlara belletile belletile böyle olduğuna inandırıldıkları yönünde. Bir de sonradan olan babalığı çokça benimseyip helikopter baba olan erkekler de var diyorlar. Yani çocuğun gak demesine fırsat vermeden dibinde biten babalar. Onlar da doğuştan olmayan yanlarını mı tamamlıyorlar acaba? Tabii doğuştan olmadığı savı doğruysa diye diyorum bunu.

İyi de ben bunları niye yazıyorum? Bir kitap okudum, üstüne aynı kitabın tiyatro oyununu izledim, onlar da aklıma iki film getirdi. Üstüne ben aile meselelerine pek meraklıyımdır. Neden aile var, anne olmasaydı ne olurdu, baba da şart mıydı diye gerekli gereksiz düşünüyorum. Konu da uzadıkça uzuyor, en iyisi düşüncelerimi bu kadar karmaşıklaştıran kitaba döneyim. Edouard Louis’in Babamı Kim Öldürdü isimli uzun öyküsünü sosyal medyada ve öneri listelerinde görmüş olabilirsiniz. Oyun ise Moda Sahnesi’nde sahnelendi. Yönetmen Kemal Aydoğan, başrolünde ise Onur Ünsal var. Oyunla kitabı eş zamanlı izledim ve okudum. Bu arada oyunu  -elbette online- izleyecekseniz kitabı okumanıza gerek kalmayabilir. Çünkü satır satır takip edebiliyorsunuz. Ben yine de kitabı okuyun derim, çünkü bana oyunla kitabın ses tonu çok farklı geldi. İşin doğrusu kitabınkini tercih ederim. Zira oyundaki isyanla, kitaptaki yüzleşme arasında ciddi bir fark olduğunu düşünüyorum. Tercih sizin. Ben bir sonraki paragrafta size kitabı anlatmaya çalışacağım.

 

Babamı Kim Öldürdü başlığı polisiye bir öyküye giriş intibası bıraksa da aslında politik bir metin. Ama artık sıkça duyduğumuz üzere her şey politiktir. Buradaki politika ise “erkeklik” nedir, toplum bu kavramı nasıl şekillendirir, ailenin “erkek” erkek olmak üzerine kurduğu baskı nelere sebep olur, erkek bireyin kendi “erkek” algısı nasıl şekillenir ve nasıl ayağına dolanır üzerine kurulu. Hikâye kişisel bir noktadan başlıyor. Tahminen yirmili yaşlarında bir oğul hayalindeki babasıyla yüzleşiyor.

“Bu bir tiyatro metni olsaydı, şu sözlerle başlaması gerekirdi: Bir baba ve oğul, aralarında birkaç metre mesafe, büyük, geniş ve boş bir mekânda duruyor… Babayla oğul hiç bakmazlar birbirlerine. Yalnızca oğul konuşur, ilk cümlelerini bir kâğıda ya da ekrana bakarak okur, sesini babasına duyurmaya çalışır ama nedendir bilinmez, babası onu duymuyor gibidir… Yalnızca oğlun konuşuyor olması ikisi için de şiddetli bir şeydir: Baba kendi hayatını anlatma imkânından mahrumdur, oğulsa asla alamayacağı bir yanıtı beklemektedir.”

Kitaptan alıntı bu paragraf yüzleşmenin nasıl gerçekleştiğine dair ipucu vermekle beraber bu baba ile oğulun aralarındaki ilişkinin niteliğini de anlatmakta. Okur bu girişin gerginliğiyle açar ilk sayfayı. Sonrasında ise baba ile oğulun hikâyeleri birbirine karışır. Oğul, kendisini sadece bir “erkek” evlat olarak kabul etmeye yanaşan ve onun dışındaki varoluşlarını reddeden babasını anlamaya çalışır. Ama onun bakış açısı, babanın hikâyesini ve neden öyle bir baba, neden öyle bir erkek olduğunu anlatmaya yetmez. Bazen annesinin anlattıklarını ve söylemlerini koşturur yardıma bazen daha da eskiye giderek büyükannesini yani babasının annesini sokar devreye. Okur, babanın girdiği “erkeklik” çıkmazını böylece üç ayrı perspektiften görür. Sarhoş ve dayakçı bir babanın evladı olan bu baba, kendini o karabasandan çıkarmayı başarmış ve kendini ayakta durmaya adamıştır.

“Okula gitmedin. Okulu olabildiğince çabuk bırakmak sana göre bir erkeklik meselesiydi, senin yaşadığın dünyanın bir kuralıydı: Adam olmak, karı gibi davranmamak, götünü başını sallamamak…

Senin gözünde bir erkek bedeni inşa etmek, eğitim sistemine direnmek, kurallara boyun eğmemek, düzene, hatta okula ve onun doğurduğu otoriteye meydan okuman anlamına geliyordu.”

Baba yukarıdaki alıntıda ifade edilen hayale varabilmek için çeşitli denemelerde bulunmuştur. En sonunda evlenip çocuk sahibi olarak ve biraz para kazanabileceği bir işe de girmeyi becererek “erkeklik” çemberini tamamladığını düşünmüştür. Bir süre bu hayal kendisini oyaladıysa da bir ufak sorun(!) peyda olmuştur. Oğlu, tek evladı, hiç de onun istediği kadar “erkek” davranmamaktadır. Bir gün bu durum babanın artık reddedemeyeceği bir noktaya gelir ve ipler kopar. Oğulun babaya ulaşma çabaları ustaca savuşturulur. Oğul, kendisi dayak yediği için asla şiddet uygulamamaya söz vermiş babasından bir tokat bile yemez ama daha beterini yaşar: Baba, oğlunun varlığını kabul etmez.

Bu yüzleşme noktasında oğul hikâyenin yönünü birden kırar ve anneyle babaya, bir çift, bir karı koca olarak bakmaya başlar. Onların arasındaki ilişkiye ve bu ilişkinin herkes üzerindeki yıpratıcı etkisini anlatır. Tam sona doğru yaklaşırken bir kere daha istikamet değişir. Bu sefer babanın erken yaşta çökmesine, ağır hastalığına, yeterli tedaviye ulaşamamasına ve en önemlisi hayattan bir türlü tat alamamasına neden olan hayat koşulları incelenir. Burada projeksiyon doğrudan en tepeye, iktidara çevrilir. Biraz da sisteme elbette. Bu uzun öykünün sonunda okurun aklında şu sorular bırakılır: Oğulun babasını kim öldürdü? Sarhoş ve dayakçı babası mı? Erkeklik de erkeklik diye güç sahibi olma baskısı yaratan toplum mu? Kocasıyla ilişkisini sağaltamayan karısı mı? Sağlık sistemini işletemeyen hükümetler mi? Üç kuruş para verirken hayatını sömüren neoliberal politikalar mı? Babalığı bir kılıç gibi herkesin üzerinde sallayan bizzat kendisi mi?

Benim kitabın sonunda aklımda kalan ise şu oldu: Bu “erkeklik” kavramı bizzat erkeklerin kendilerine zül.  Sürekli “erkek” olarak kalmak, evlatlığı, arkadaşlığı, sevgililiği ve en kötüsü babalığı bu kavram üzerinden algılamak ve ifa etmek zorunda olmak ne yorucu. Sabah yataktan kalkıp gün boyunca bu rolü devam ettirmek zorunda kalmak ne bitirici. Bir babanın sevgisini yaşatmaktansa bir “erkek” babanın gücünü ensesinde hissettirmek ne yok edici.  Bir sabah güne sadece “Ahmet”, “Nesrin”,“Kadir”, “Melek”, olarak kalkmak ne güzel olurdu kim bilir. Bütün toplumsal cinsiyet rollerimizden sıyrılmış olarak ve sadece “ben” olarak bir güne başlamak.

Bu yazıyı sadece baba olmayla ve “sevgisini” vermeyle ilişkilendiren erkeklerin ana karakter olduğu iki film önerisiyle bitirmek istiyorum. Bu kitap beni üzer, bu yazı da beni yordu derseniz, hepsini boşverin, bu filmleri izleyin. Yönetmenliğini Alejandro González Iñárritu’nun yaptığı, başrolünde Javier Bardem’in oynadığı Biutiful ve Jessie Nelson’ın yönettiği, başrolünde Sean Pean’in olduğu I am Sam. Düşen, yenilen, eksikleri olan herkes gibi hataları olan ama sevmeyi bilen yani insan gibi insan iki babayı izlemek hepimizi ferahlatacak, hafifletecek. Yine aynı kolaylıkla ağzımızdan iki hece dökülecek: Ba-ba.

Şeniz Baş

Yukarı