Dünyadan Kopar Gibi…

16 Temmuz 2021

Giresun-Ordu seyr-ü seferimizden dönerken dostlarımızdan birinin gezimizle ilgili yorumu, “Dünyadan koptuk sanki, doğal bir meditasyon oldu en yeşilinden; ruhum yıkandı!” şeklinde olmuştu. Hayatımızın en muhteşem seyahatlerinden biriydi gerçekten. Yollar boyunca denizin dipsiz maviliği ve ağaçların uçsuz yeşilliği hiç peşimizi bırakmadı.
Henüz İstanbul’dayken araştırmalara girişmiştik. Neler yeniyordu, nerelere gitmek gerekirdi? Müzikleri, dansları nasıldı? Hepsini gözden geçirdik. Çok sayıda yeni şey öğrendik, birçok şeye sevinerek şaşırdık… Örneğin, Ordu tostu ile tanışmaya karar verip araştırmaya başladığımız andan itibaren karşımıza neler çıktı neler… Tost ekmeğinin özel olarak pişirilme ve kenarlarının sıyırılma tekniklerini, kıyma sandığımız yumuşak sucuğun özelliklerini ve daha bir sürü başlangıçta aklımıza bile gelmeyen özelliği öğrendik. Gitmek, görmek, yemek şart olmuştu! Hemen Ordu’da bu eşsiz lezzeti afiyetle yiyebileceğimiz adresleri araştırdık.

Ama bu kez seferimize Giresun’da en meşhur pideciden başladık ve lezzet duraklarımızdaki yöresel yemekler ile kurulmuş sofralarda dible çeşitlerinin her türünü, mıhlama ve karalahana sarmasını, Karadeniz’in mevsim balıklarını, fındıklı tatlılarını tada tada devam ettik. Kah şelalelerde, göllerde yedik kah yaylalarda… Giresun’daki Mavigöl’de, Kuzalan Şelalesi’nde, Kümbet Yaylası’nda da; Boztepe’den Ordu manzarasını seyrederken de soframız hep bereketli, lezzetli, bol sohbetli ve çok neşeli idi.

Anladık ki Karadeniz’in böyle bir yanı var; insan nasıl neşe dolar, onu yaşıyorsunuz. Müziğiyle, dansıyla coşuyorsunuz. Anladık ki fıkralarına durup dururken gülmüyormuşuz kilometrelerce uzaktan, o fıkralar buralarda yaşıyormuş meğer.

Birincisini anlatmadan ikincisine geçmiş olacağım ama Giresun’da ikinci sohbetli soframızı kurduğumuzda masamızda şehrin yerlilerinden çok kıymetli misafirlerimiz vardı. Kendilerinden, tabiri caizse, sadece “bizi yerlere yatıran” fıkralar dinlemekle kalmadık, bu fıkraların ilk çıkışı, şehirlerde nasıl farklı anlatıldığı gibi tarihçelerine dair özellikleri de öğrendik. Hatta kendi hayatlarından fıkra gibi yaşanmışlıklarını paylaştılar bizlerle.

Sırası gelmişken, bu güzelim öykülerden birisini anlatmadan geçemeyeceğim. Masamızdaki dünya güzeli hanımefendilerden bir tanesi, “eşinin güzel fıkra anlatmasının yanında yaşamının da fıkra gibi olduğunu” söyleyerek bizimle paylaştığı anısında, yıllar sonra okul mezuniyet yıldönümlerinden birisinde rastladığı eski bir arkadaşı ile eşi arasında geçen konuşmayı aktardı. Hanımefendi aradan geçen yıllara ve tarafların ulaşmış olduğu yaşa rağmen bir yanlış anlaşma oluşmasından korkarak arkadaşını eşine “ahiretliğim” diye tanıştırınca, “yaşamı da fıkra gibi” olacak kadar yüksek zekaya sahip olan beyefendi de kendisini bu eski arkadaşa “Memnun oldum efendim” diye tanıştırmış, “Ben de dünyalık!”

Aslında anlatmadan geçmek istemediğim öyle çok şey var ki… Özel tepsilerde pişirilmiş mısır ekmeklerini, mıhlamaları, pazı sarmalarını, patates kavurmasını, hele o sütünün kokusu burundan gitmeyen sütlaçları; daha neleri anlatmalı bilemiyorum! Gerçekten kolay değil yazıya dökmek, damağınızda kalan o doyumsuz lezzetleri, yemek isimlerini, tariflerini… Hele bir şefin, Karadeniz insanının müthiş zengin kalbini kanıtlarcasına, elleriyle getirip “Siz oralarda bulamazsınız” diyerek kendi tavasını bize hediye ettiği an hissedilenleri dile getirmek hiç kolay değil.

Giresun’da kurulan ikinci soframızı anlatıp Ordu’daki sohbet soframızı atlamak olmaz. Yörenin tanınmış müzisyenlerinin kemençe, tulum ve gitar ile sundukları ezgiler eşliğinde yediğimiz fasulye turşusu kavurması, tavuk ve dağ tirmidi mantarları, melocan ve kaldirik otu kavurmaları, yoğurtlu pazı, fasulye tava, pancar diblesi, sütlü ısırgan aşı, kiraz tuzlaması, bezelye kayganası ve en sonunda fındıklı baklava aslında isimlerinin büyük harflerle yazılmasını hak eden lezzetlerdi gerçekten. Yörenin lezzetlerini tatmak kadar yerel müzisyenleri dinlemek, sazlarına eşlik etmek, onlarla birlikte şarkılar söylemek, danslarına katılmak, yöre insanlarıyla aynı sofrayı paylaşıp onlara hikayelerimizi anlatmak, anlattıkları öykülerini dinlemek ve özellikle de adeta oralı gibi davranabilmek kesinlikle unutulmayacak anılarımız arasında yerlerini aldılar.

Binlerce ağacın arasından geçerek virajlı yollardan tırmandığımız yaylalarda, nihayet sislere ulaşınca gökyüzüne asılı salıncaklarda sallandık, kuzularla ve koyunlarla oynaştık; sadece yaylaya çıkmamıştık, mutluluğun da zirvesindeydik. Karşımıza rengarenk kadınlar çıktı, rüzgarın yüzlerine çizgilerden yol açtığı. Sarıldık onlara, ellerinin emeği oyalı örtülerinden okşadık saçlarını. Çiçeklerden örülmüş saç süslerini hatıra diye alıp yanımızda getirebildik ama gözlerindeki derinliği, bakışlarındaki bilgeliği ve tabii fırına attıkları hamurdan gelen buram buram mis kokularını ancak hafızamıza kaydedebildik. Bu dünyada değildik!

Aynı hisler Yason Yarımadası’nda da buldu bizi. Ordu’nun Perşembe ilçesinde, mitolojik öyküye göre Kaptan Yason (Jason) önderliğindeki Argonotların Herkül ile Altın Post’u aramak için geldiği, arkeolojik ve doğal sit alanı Yason Burnu Yarımadası rüzgarıyla yüzümüzü kavururken, bir kez daha yazının başlığındaki gibi dünyadan kopup gitmiş olduk.

Ama Giresun ve Ordu seyr-ü seferini anlatırken,  her yeri fındık bahçeleriyle kaplı bu iki şehrin daha yola çıkmadan gerçekleşen mucizesiyle gerçekleşen tesis ziyareti hikayemiz de mutlaka bu satırların arasında olmalı:

Hiç bilmediğiniz, hatta tanıdığınız hiç kimsenin olmadığı bir şehre giderken internet imdada yetişiyor ya, işte biz de bu yolculuğa çıkmadan yaptığımız ön araştırmada kullandığımız birçok kaynak arasında bu kolaylığa da başvurduk. Fındıkların nasıl işlendiğini görmeden dönmeyelim hevesiyle Google marifetiyle ilk karşımıza çıkan telefon numarasını çevirmiştik yola çıkmadan günler önce. Mucize bu ya, telefona çıkan kişi firmanın çok önemli bir yetkilisiydi ve kendisine bağlanmış olmamızın bir hata sonucu olduğunu anlamasına rağmen büyük bir nezaketle kim olduğumuzu, hangi amaçla tesisi ziyaret etmek istediğimizi dinledi. Sohbet sırasında “grubumuzun edebiyatçı, yazar, akademisyen ve öğretmenlerden oluştuğu” cümlesi geçince, anahtar sözcük “öğretmen” ziyarete asla müsaade edilmeyen tesisin kapılarını bizim için ardına kadar açmasına neden oldu. Annesi de öğretmen olan beyefendi, seyahatimizin son gününde bizi tesislerinde müthiş bir misafirperverlikle ağırladı. Yine dünyadan kopmuş gibiydik çünkü tesisi dolaşabilmek için hijyen koşulları gereğince astronota benzer kıyafetler içinde bulduk kendimizi. Doğrusunu söylemek gerekirse, gezdiğimiz alanların her biri de ayrı bir gezegen gibiydi. Çalışanların ve makinaların renkleri her yeni oda veya salonda değişiyor, gördüğümüz fındığı işleme mekanizmaları aklımızı başımızdan alıyordu. Her boyda fındığın kendi sınıfında farklı amaçlarda kullanılmak üzere işlendiği bu düzeneğin karşısında saygıyla eğilmek ve yediğimiz her bir kaşık fındık ezmesinin ve dahi bir tek fındığın değerinin farkına varmak hiç de zor olmadı. Ama fındıklar döne döne ayrıladursun, bizim bir an önce uçağa yetişmemiz gerekiyordu ve son olarak fındık kabuklarının ziyan edilmeden geri dönüşümünün nasıl gerçekleştiğini de izleyip astronot kıyafetlerimizi terk ederek ve bir yandan da böyle tesislerin ülkemizdeki varlığına şükrederek dönüş yolumuza koyulduk.

Ayrılmak zordu… İnsan, “Hemen yeniden gelmeliyiz; geliriz zaten!” hissini taşıyarak dönüyor gittiği yerlerden. Fındık bahçelerinde geçen zamanı hayatı boyunca hep yaşayabilecek sanıyor, örneğin. Ama öyle olmuyor: bazen hemen öyle tekrar gidiverilemiyor, bazen de yeni yerlere GİDİVERMEK lazım geliyor.

Hep gidiverebilmek umuduyla, dünyada ama dünyadan kopar gibi…

Selda Güleç

Yukarı