Konya’ya Gidivermiştik…

2 Kasım 2021

Şeb-i Aruz Törenleri için Konya’ya gidivermiştik. Gitmişken, sadece törenlere katılmadık tabii; Hz. Mevlana’nın ayak izlerini de takip ettik bol bol. Köyler gezdik; türbelere, camilere, kiliselere, müzelere uğradık; dost sohbetleri eşliğinde Mevlana’nın sevdiği yemeklerden yedik. Bamya çorbası sevdiği yemeklerin başında geliyormuş mesela; öğrendik. Anladık ki aslında etli ekmeği ile dillere destan şehrimiz Konya’dan, minik minik kuru bamyalardan yapılmış bu çorbayı içmeden dönülmemeli çünkü bir nevi suluca etli bamya yemeği olan bu çorba, başka çorba!

Sadece bu değil tabii… Yaşam felsefelerini “bir lokma, bir hırka” olarak tanımlayan, “bulunca paylaşırız, bulamayınca şükrederiz” diyen dervişlerin “lokma”sı da bir başka lokma Konya’da… Üstelik, daha neler var, neler… Taze otları ve peynirleri sarmalayan sac pideleri, buğdaydan hazırlanmış yöresel bir karışıma eklenerek yenen enva-i çeşit kuru meyveler, Konya’nın ünlü tatlısı pudra şekerli sac arası, tatma fırsatı bulduğumuz diğer Konya lezzetlerinden bazıları.

“Yediğin içtiğin senin olsun; neler gördün, onları anlat!” diyen iç sese kulak vererek gezintilerimizi anlatmaya Sille Köyü’nden başlıyorum… Farklı kültürlerin bir arada yaşadığı, erken Hristiyanlık döneminin önemli bir merkezi Sille.  Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı döneminden izler taşıyan, Konya’nın Selçuklu ilçesine bağlı, beş bin yıllık tarihi bir yerleşim yeri. Bir vadide yer alan Sille, yöre halkının anlattığına göre, isminin kökenini “su perileri” anlamına gelen “Scylla”dan alıyormuş; Yunan mitolojisinde bir su yaratığını tanımlayan bu isim, zamanla Müslüman halkın ağzında Sille’ye dönüşmüş. Seyr-ü Seferler’in bu bölümünde, Sille Köyü’ne gitmek ve orada Hz. Mevlana’nın kandilleri hiç sönmesin diye yağ gönderdiği kiliseyi ziyaret etmek, takip ettiğimiz ayak izlerinden önemli bir tanesi.

Sille’de, neler var neler… Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait birçok Türk/İslam eseri bizi karşılıyor bu şirin beldede. Camiler, hamamlar, çeşmeler, köprüler…  19. yüzyılda inşa edilen Sille Çay Camisi muhteşem. Mihrap, minber ve kürsüsünde müthiş bir ahşap işçiliği var. Yapım yılı tam olarak bilinmeyen ve moloz taştan inşa edilmiş olan Karataş Cami ise, bir başka güzel.

Ama bu gizemli eski Rum Köyünde pek çok şeyi bir arada bulmak mümkün. Bir Aya Elena Kilisesi var ki hele, sormayın gitsin! Duvar ve pencerelerinde Roma dönemine ait malzemeler kullanılmış. M.S. 327 yılında Bizans İmparatoru Constantin’in annesi Helena tarafından yaptırılmış. Rivayete göre, ilk Hristiyanlık dönemine ait oyma mabetlerden etkilenilerek ortaya çıkmış mimarisi. Kilisenin önünden yürüyerek Sille Köyü’nün içinden geçiyoruz. Köyde, Müslümanlara ait dört büyük ve Gayrimüslimlere ait birçok küçük mezarlıklar var. Daha köye girerken dünyanın en sade mezarlığı çıkıyor karşınıza, örneğin. Sade kelimesi bir mezarlık için tuhaf gelebilir belki ama Osmanlı’dan kalma bu mezarlığı anlatmak için başka bir sıfat bulamıyorum. Kesinlikle mermer kullanılmamış mezar taşı olarak ve aynı boyutta yüzlerce gri renkli taşın başuçlarına dikildiği mezarlar müthiş bir düzen içinde. Ayrıca, Konya’da mezarlık kelimesinin pek kullanılmadığını da eklemek istiyorum hazır yeri gelmişken. “Susmuşlar” diyorlar mezarlık yerine. İnsanın içi şöyle bir ürperiyor bu sözcüğü ilk duyduğunda ama sonra çok haklı geliyor kulağa ve henüz yaşarken susmamak gerektiğini de hatırlatıyor içten içe.

Buralarda fotoğraf çekmeye yetişemiyor insan. Sille Köyü’nün yerli ve yabancı turistlere alışık çocukları çok güzel pozlar veriyorlar. Bir taraftan küçük küçük tarihi köprülerin fotoğrafını çekerken, harika bir fotoğraf sergisiyle karşılaşıveriyorsunuz ara sokaklardan birinde. Sonra da mum ve seramik atölyelerini işaret ediyor sevimli Sille Köyü çocukları. Eh, tabii uğramadan olmaz! Seramik atölyesinin satış yerinde çok güzel toprak kaplar var. Sille, çömlekçilik sanatı, halı ve kilimciliği, mumculuğu ile halk sanatları açısından çok zengin. Neye bakacağınızı şaşırmış bir şekilde yürürken sonunda ulaşılan köy kahvesi harika bir dinlenme ortamı…

Biraz dinlenmek şart çünkü sırada, konusunda dünyanın çok önemli bir ödülünü hak etmiş Sille Müzesi var. Küçük ama ayrıntıları etkileyici bir müze. Adeta görsel bir şölen olan duvarlarındaki yazı içerikleri ve fotoğraflar nefis; anlatmak istediklerini her yaşa hitap edebilecek, çevirip döndürdüğünüzde içinden birden bir şey çıkıveren harika düzenekler ile anlatıyor. Neler mi anlamış oluyorsunuz bu müzeden çıktığınızda? Söyleyeyim… Çok kültürlü bir sosyolojik yapıda (her ne kadar mübadele sonrası homojenleşmişse de) Sille’de gerçek komşuluk ve akrabalık ilişkileri, inanılmaz sosyal iletişim ağları kurulmuş. Farklı kültürler birlik, beraberlik ve kardeşlik duygusuyla 1000’li yılların başından itibaren yaklaşık dokuz yüz yıl bir arada yaşamayı bilmiş. (Ah! Biz de bir bilebilsek dünyanın şu anki misafirleri olarak!)

Konya’da gezmeye devam ediyoruz. Karatay Medresesi ise Sille Köyü’nden bir sonraki durak. Selçuklu dönemine ait bu yapı, taş işçiliğinin muhteşem bir örneği. Özellikle içindeki çiniler, Anadolu Selçuklu devri çini işçiliğinde önemli bir yer tutuyor. Ardından da sırada İnce Minareli Medrese var. Yine Selçuklu eserlerinden olan bu medrese, 13. Yüzyılda, hadis ilmi öğretilmek üzere inşa edilmiş ve 19. Yüzyılın sonuna kadar faaliyetlerini sürdürmüş. Mimari bir şaheser olan bu yapı içinde, birçok taş ve ahşap eserler bulunuyor. Aynı zamanda, Selçukluların sembolü çift başlı kartal figürlerinin en güzel örneklerini görmek de mümkün.

Ve Konya’da bir sonraki durağımız yüzyıllar boyu, havası, suyu ve bahçeleri ile gezginlerin seyahatnamelerine geçmiş, ünü Ortadoğu’ya kadar ulaşmış Meram Bağları. Ateşbaz Veli’nin Meram Bağlarında bulunan türbesi de takip edilen ayak izlerinin en önemlilerinden birisi. Buradaki güzel türbede hem dua ediliyor hem de küçük bir torbaya tuz koyarak dileklerde bulunuluyor. Evdeki tuzun içine bu tuzdan az bir miktar katıp tüketmek ve sonra tutulan dilek olunca da türbeye tuz getirerek katkıda bulunmak gerek tabii. Ateşbaz Veli, Hz. Mevlana’nın aşçısıymış, bir terbiye ve eğitim makamı olan dergâhta yetişmiş bu lakabı bu mevkiinden ötürü almış. Konya’da “Tuzcu Baba” olarak da anılıyor. Tuzun Mevlevi inancındaki sembolik anlamı düşünülünce, Ateşbaz Veli’nin önemi de daha iyi anlaşılıyor. Sanırım “-baz” son eki, kelimeye “bir şeyi iyi yapan” anlamı katıyor ve o kişinin sözü geçen konunun uzmanı olduğunu belirtiyor; aynı “sihirbaz” veya “kumarbaz” gibi. Sonunda “-baz” eki bulunan “ateşbaz” kelimesi de Farsça bir kelime ve “ateşle oynayan, ateşi yöneten” anlamlarına geliyor. Hakkında anlatılan hikâyeye bakılacak olursa, Ateşbaz Veli de “ateşi iyi yakan” anlamındaki bu lakabı boş yere almamış. Hikâyeye göre, bir gün dergâhın mutfağında yemek pişirmek için odun kalmaz. Dergâhın aşçısı olan Ateşbaz Veli durumu Hz. Mevlana’ya bildirince, Hz. Mevlâna latife yollu, “Odun kalmadıysa ayaklarını kazanın altına sok da yemeği onunla pişir” der. Ateşbaz için şaka da olsa emir, emirdir. Mutfağa gider, ayaklarını kazanın altına sokar ve parmak uçlarından çıkan ateşle yemeği pişirir. Böylece de belki ateş yakarak yemek pişirdiği için edindiği lakabı bir kez daha hak etmiş olur. Ne güzel hikâye ne güzel dersler var içinde…

Konya’ya geliverince uğramadan olmaz, anlatmadan da olmaz; Konya Kelebekler Vadisi inanılmaz bir yer. Yedi bin altı yüz metrekareye kurulmuş, on beş farklı kelebek türü ve doksan sekiz türden iki bin çeşit tropikal bitki barındırıyor bünyesinde. Bununla da kalmıyor; kelebeğin yaşam döngüsünü ve böcek çeşitlerini anlatan bir de “Böcek Müzesi” var. Müzeye ilk girişte nemli ve çok sıcak bir ortama rastlıyorsunuz, bu yüzden mevsimine göre yanınızda uygun kıyafet bulundurmak şart. Ama sonra yürürken etrafınızda kelebekler uçuşmakla kalmıyor, birden mavi bir kelebeğin omzunuza konduğu da oluyor! Unutmadan, Filipinler’den getirtilen, “Dünyanın en büyük kelebeği” unvanına sahip Atlas Kelebeği, Konya Tropikal Kelebek Bahçesi’nde sergilenen değerli misafirlerinden.

Bu arada, Konya’ya asıl gitme amacımız olan Sema Gösterileri unutuldu sanılmasın. Elbette izlendiler ve elbette çok güzeldiler… Gerçek bir ziyafet diyebiliriz buna. Ahmet Özhan’ın yorumuyla tasavvuf müziği ve semazenlerin inanılmaz gösterileri, yazılı ve görsel medya sayesinde çok tanıdık olsa da yerlerinde izlenince bambaşka bir anlam kazandı. Hele gösteriden önce Hz. Mevlâna’nın yirmi ikinci kuşak torunu tarafından Mevlâna Vakfı’nın güzel ortamında ağırlanmak ve sohbet etmek bambaşka güzel ve özeldi…

Şeb-i Aruz aslında, saat 16.00’da Hz. Mevlana’nın Türbesi’nde okunan dua, yani Mevlana’nın Allah’a kavuştuğu anda gerçekleştirilen tören. Mutlaka erken gitmek ve kalabalık çoğalmadan yer bulmak gerekiyor türbede. Beklerken ney sesi eşliğinde dua etmek, o anı yaşamak gerçekten inanılmaz… Türbede bulduğum küçücük bir alanda yere diz çökmüş dururken yanımdaki teyzenin uzattığı kâğıttan okuduklarım hep aklımda ve dualarımın hep içinde: “Allah’ım, gönlümden geçenleri hakkımda hayırlı eyle, hakkımda hayırlı olanları da gönlüme razı eyle”.  Şüphesiz, Tanrı’dan her şeyin hayırlısını istemek ve Onun bize verdiklerinin hayrına inanarak yaşamak epeyce kolaylaştırıyor hayatı.

Töreni izleyenler arasında dünyanın her yerinden insan ve kıyafet çeşitliliği de belki zaten ziyaretçilerin herhangi bir dine dair değil, Mevlâna için orada olmalarının kanıtıydı. “Eğer benimleysen ve hiç kimseyle değilsen, o zaman sen herkeslesin” diyor Mevlâna… Allah’ın bu güzel kelamı ne büyük bir anlam taşıyor! Sanki bir nefeste özetleyiveriyor hem o türbede o an hissedilenleri hem de tüm hayatımızı ve insanlarla ilişkilerimizi.

Ez cümle, Konya ziyaretçilerine çok şeyler vaat ediyor. En önemlisi de “hoşgörü”nün sanki bu şehrin havasında takılıp kalmış olması. İnsanlar misafirperver, saygılı ve çok istekli. Bu sözler yetmiyor aslında, oradayken yaşanılan duyguyu anlatmaya. İstanbul’un her an patlamaya hazır, fazla adrenalin dolu havasından sonra buradaki huzur çok etkileyici. Belki de insan,

Hz. Mevlana’nın ayak izlerini takip ederken ister istemez O’nun felsefesiyle dolup taşıyor.

“İlim, aşk, sevgi, saygı ve en önemlisi edep” içine işliyor insanın Konya’da…

Şimdilerde, elimde Mevlana’nın, Talat Sait Halman’ın çevirisiyle Türkiye İş Bankası Yayınları tarafından okuyucuya sunulan “Candan Cana” isimli eseri var; vakit buldukça açıp açıp okuyorum. Mevlana’nın yüz otuz bir rubaisinden oluşuyor ve usta ressam Erol Akyavaş’ın benzersiz desenleri de bu rubailere eşlik ediyor. (Bu kitaptan okuduğum bilgilere göre, “rubai” Fars şiirinin bir icadı ve “dörtlük” demek. Genellikle birinci, ikinci ve dördüncü mısra kafiyeli, üçüncü mısra kafiyesiz. Eğer üçüncü mısra da kafiyeli olursa, ”rubai-i terane” ya da ”rubai-i musarra” adını alıyor.)

İşte içlerinden seçtiğim iki güzel örnek:

“Ey gönlüm, ölümden sana gelmez ki zarar; / Cansız kalmak yok sana, can olmak var.
Gökten yere inmiştin başlangıçta, / Yerden göğe sen dinç ağacaksın tekrar.”

Çevirisinde 8+8 hece vezni kullanıldığı belirtilerek sunulan bir başka rubai:

“Bir yerde konaklayıp da yola koyulmak ne güzel, / Hiç donmadan, bulanmadan böyle durulmak ne güzel.
Dün geçmiş ola, onunla gitti gider dünkü sözün, / Her yepyeni gün için bir taze söz bulmak ne güzel.”

Bu rubai ile yazımı tamamlamak da çok güzel.

Şimdi geriye bir tek şey kaldı; her yeni gün için taze bir söz bulmak…

Selda Güleç

 

Yukarı